28 Aralık 2011 Çarşamba

Federasyonun Koyunu, Sonradan Çıkar MAA' nın Oyunu

MADDE 58 – MÜSABAKA SONUCUNU ETKİLEME

(1)    Müsabakanın sonucunu hukuka veya spor ahlakına aykırı şekilde etkilemek veya buna teşebbüs etmek yasaktır. Bir futbolcuya veya kulübe teşvik pirimi verilmesi de bu kapsamdadır.

(2)    Bu hükmü ihlal eden kişiler, bir yıldan üç yıla kadar müsabakalardan men veya hak mahrumiyeti cezasıyla; kulüpler ise küme düşürme cezasıyla cezalandırılır. İhlalin ağırlığına göre küme düşürme cezasına ek olarak puan indirme cezası da verilebilir.

(3)    İhlalde sorumluluğu bulunan kişi veya kulüplere ayrıca para cezası verilir.

(4)    Anılan yasağın hakemler tarafından ihlali halinde sürekli hak mahrumiyeti cezası verilir.

(Kaynak: http://www.tff.org/Resources/TFF/Documents/0002012/TFF-Dokuman/Talimatlar/FutbolDisiplinTalimati.pdf)

Son günlerin üzerinde en çok tartışılan maddesi işte budur. Kim yazdıysa tebrik etmek gerek, çünkü gayet açık ve köşeli kelimeler kullanılmış. Örneğin “küme düşürme cezası ile cezalandırılabilir” denmeyerek, Türk milletine özgü esnet-gevşet-duruma uyarla girişimlerinin önüne geçmiş ve doğrudan “cezalandırılır” ifadesine yer verilmiş. Böyle yazsa bile biz Türk milleti “Anayasa bir defa delinmekle bir şey olmaz” diyen adama yasama ve yürütmeyi teslim ettik. Ne yazık ki bu olayda da madde de ki ifade üzerinde oynanamazsa, maddeyi değiştiririz fikri ortaya atıldı futbolumuzun akil adamları tarafından…

Daha bu hafta sonu Kadıköy meydanında gövde gösterisi yaparak başkanlarının ve kulüplerinin hiçbir suça bulaşmadığını tüm ülkeye ilan edenler de maddenin değişmesinin en ateşli savunucuları oldular. E güzel kardeşim sormazlar mı adama, “madem suçsuzsun, ne diye bu maddenin değişmesi için ortalığı ayağa kaldırıyorsun” diye…

Tabi bu maddenin değişmesi için çaba gösteren Anadolu kulüplerinin başkanlarını bir nebze anlayabiliyorum. Fenerbahçe’ nin küme düşmesi demek, onlar için daha büyük bir tahribata neden olacaktır ama bizim başkanın ne işi var o adamların yanında? Fenerbahçe küme düşerse, yayın gelirleri çok düşermiş. Lig Tv’ den gelen paralarla Quaresma’lar, Almeida’ lar, Elmander’ ler geliyormuş, falan filan… Böyle kirli, onursuzca elde edilmiş paralarla geleceğine hiç gelmesin ulan! 80’ li yıllarda yabancı yıldız mı vardı, o günlerde nasıl sevdiysek ve izlediysek şimdi de öyle yaparız.

Bu maddenin değiştirilmesi girişimlerinin karşısında aniden, şaşırtıcı bir şekilde şövalyeleşen Tırkiyi Fıtbıl Fıdırısyını Bışkını Syn. Mehmet Ali Aydınlar’ ın hesabının ise çok başka olduğunu düşünmekteyim;

Şimdi bu adamcağız (ki şahsen, tamamen temiz duygularla başkan olduğundan adım gibi eminim) federasyon başkanı olduğunda kucağında “3 Temmuz bombasını” buldu. Ticaretten anlıyor ancak belli ki bu tip cambazlıklarda çok fazla başarılı olacak birisi değil. Şike olayı patladığından beri, bırakıp kaçmak istiyor ancak bırakıp kaçarsa, o günden sonra Türkiye’ de her kesim (!) tarafından dışlanacağını biliyor, bu nedenle bırakıp kaçamıyor. E adam özünde Fenerbahçeli, doğal olarak kulübünün bu durumuna da çok üzülüyor olmalı. Tam çaresizlik içerisinde şaşkın şaşkın akıntıya kendini bırakmışken, birisi “58. Maddeyi değiştirelim ve küme düşme olmasın” fikrini ortaya attı. O esnada bizim Mehmet Ali’ nin kafasında ampul yandı. “yırttım bu işten, hem de öyle bir yırttım ki hem bu federasyon başkanlığından kurtulacağım, hem Fenerbahçe küme düşmeyecek, kimse arkamdan kötü konuşmayacak ve en güzeli de dışlanmayacağım” dedi kendi kendine. Hemen esaslı bir plan hazırladı ve ilk hamleyi yaptı;

-          “Ben bu Federasyonun başkanı olduğum müddetçe, 58. Maddenin değiştirilmesine asla izin vermeyeceğim. Öyle bir kararın altında asla Mehmet Ali Aydınlar imzasını göremeyeceksiniz” (hayyytt yürü be başkan!)

Ancak biliyor ki, bu Fenerbahçe camiası arkasına da Kulüpler Birliği’ ni almışken ne yapar eder o maddeyi (Zımni siyasi baskı da sağlayarak) değiştirtir. Böylesine sivri uçlu bir açıklama yaparak ülkeye “bakın ben alavere dalavere peşinde koşmadım, koşmam. Ben layıkıyla görevimi yapmak isteyen bir başkanım” mesajını verdi. Baskılar sonucunda maddede değişiklik yapılacak ve yeni metin adamımızın önüne gelince “bizde söz ağızdan bir kere çıkar” deyip, istifa edecek.

Mehmet Ali açısından sonuç:

1-      Fenerbahçe küme düşmemiş olacak,
2-      Federasyon başkanlığından kurtulmuş olacak hem de kahramanca ayrılmış olacak.

Mehmet Ali’ nin iç sesi: Ne olur ne olmaz, dışlanırsam şirketler sakata gelmesin diye hisseleri elden çıkarmakla iyi etmişim. Şimdi hangi iş koluna el atsam acaba? Neyse çok yoruldum, aslında güzel bir tati…

Sekretere: Kızım bını Mıldivliri bir ıçık biliti ıyırlıyın…

----------------------------------------THE END----------------------------------------

Yazar: @OzturkDursun

22 Aralık 2011 Perşembe

Lucescu Haklıymış Beyler

“Beşiktaş Teknik Direktörü Mircea Lucescu' nun 6 Şubat'ta 1-1 biten Ankaragücü maçından sonra söyledikleri hakkında soruşturma açıldı. Başkentte iki puan bıraktıktan bir gün sonra sahada engellendiklerini öne süren Rumen teknik adamın, "Güven ve adalet kavramının sarsıldığı bu ortamda Türk futbolu kaosa sürükleniyor. Sosyal bir patlama meydana gelmeden parlamentonun bu olaylara müdahale etmesi gerekir. Benzer olaylar Çavuşesku döneminde Romanya'da da yaşandı. Türkiye de şu anda böyle bir kaos ortamına sürükleniyor. Parlamentoyu bu yüzden göreve çağırıyorum" açıklaması yüzünden ifadesine başvurulacak.”

Yukarıdaki satırlar 07.04.2004 tarihli Sabah gazetesinde yayınlanan bir köşe yazısından alınmıştır. 100. yılında vasat (İlhan ve Sergen hariç) sayılabilecek bir kadroyu yenilmez armadaya çeviren M. Lucescu -nam-ı diğer kurt hoca Lukesku- ertesi sezon (aslında sezonun 2. yarısı) o muhteşem eserinin yerle yeksan edilmesi sürecinde bu şekilde feryat etmişti. Bizim güzide basınımız ise bu sözleri oldukça yadırgamış ve çıkıp Türk halkından özür dilemesi gerektiğini belirtmişti. Oysa son yaşananlar gösteriyor ki bizim kendisinden özür dilememiz gerekiyormuş ya da onun başta Çavuesku’ nun varisleri olmak üzere Romanya halkından özür dilemesi…

Aziz Yıldırım’ ın “alınmasıyla” başlayan süreçte, ilk başta iddia edilenler fazla abartılıydı kabul edelim. Hatta itiraf ediyorum, ben de o günlerde harbiden Emenike’ nin para sayarken görüntülendiğine falan inanmıştım. Fakat sonrasında “ulan” dedim kendi kendime “galiba abartıyorlar, nato mato işleri doğru mu acep?”

Neyse aylar geçti, iddianame açıklandı ve gördük ki, tarla harbiden yeşillenmeye yüz tutmuş, ardından ek klasörler saçıldı ortalığa ve baktık ki inşaatlar (!) tam gaz devam etmiş. Özellikle ek klasörlerden ortalığa saçılan tapeler (bu arada Tape ne lan? Konuşma kaydı demek en doğrusu sanırım) incelendiğinde, o çok sevdiğimiz oyunun aslında kötülerin elinde olduğunu görülmektedir.

O dönem yani Fenerbahçe’ nin Çaykur Rizespor ile yaptığı tekrar maçında, FB’ nin devre arasında yaptığı transferlerin oynatılmasına izin verilmesiyle (dikkat !) başlayan ve Fenerbahçe’ nin 11 puan geriden getirilip (!) şampiyon yapıldığı süreçte arka planda neler döndü bilinmez. Ancak o sezondan sonra Beşiktaş’ ım belini 3-5 sene doğrultamadı. Aslında o sezon futbol takımının menajeri olan Sinan Engin’ in Aziz Yıldırım’ la konuşurken Fenerbahçe’ den “Biz” diye bahsetmesi bir nebze ışık tutuyor ama somut veri yok elimizde.

Televizyon ekranlarında adamlık dersi vermesinin yanı sıra ebedi hayata geçmiş olan bir siyasi parti liderinin arkasından şiirler yazarak aklı sıra milliyetçiliğini, delikanlılığını dünya âleme göstermek isteyen adamın, kulüp başkanına 18 yaşında (yuh be, daha çocuk sayılır vicdansız) bayan ayarlama gayretinde olduğunu gösteren konuşma kayıtlarına ise hiç girmek istemiyorum. İnanın midem kaldırmıyor.

Ha tabi “darağacında bile olsam son sözüm Fenerbahçe” dediği iddia edilen kişinin söz konusu spor kulübüne küfrettiğinin ortaya çıkması ise evlere şenlik…

Bizim genel koordinatörün bir menajer bozuntusuyla kendi futbolcusunu çekiştirmesi ve ondan “i… Guti” diye bahsetmesi ise C. Carvalhal’ e daha bir sıkı sarılmamız, sahip çıkmamız gerektiğini gözler önüne serdi.

Şu anda tutuklu veya tahliye edilmiş olan bu futbol insanları muhakkak isnat edilen suçlamaların belli bir bölümünden aklanacaklardır. Fakat hepsinden aklansalar bile (ki hiç sanmıyorum) o konuşma kayıtları, ülke futboluna yön veren adamların en azından bir kısmının kötü kalpli olduğu gerçeğini değiştirmez.

Yani ülke futbolu aslında, sahibinin 1 milyon USD’ lik para harcayarak yalnızca dış görüntüsünü güzelleştirdiği ancak içi kof olan Van’ da ki Bayram otel gibiymiş ne yazık ki…

20 Aralık 2011 Salı

Yapamıyorsun Beyim!

Ligde 16 hafta geride kaldı ancak ne yazık ki, geriye dönüp baktığımda aklımda kalanlar; şike soruşturması, Serdal Adalı’ nın pazardaki limondan bile kolay satılması, Hasagiç gibi bir kalecinin oynayıp oynamadığını T. Direktörümüzün “ne pahasına olursa olursun” öğrenmek için girdiği mücadeleydi. (Yazarın notu: Hasagiç değil sanki Buffon, oynasa ne olur, oynamasa ne olur. Hiç yakışmadı koca Beşiktaş’ ın hocasına!)

Futbol takımı Avrupa’ da grubu lider tamamladı, ligde de ilk 3’e yerleşmiş durumda yani işler fena değil ama yukarıda saydıklarım benim gibi futbol sevdalılarının -pardon düzeltiyorum- Beşiktaş sevdalılarının ağzında kekremsi bir tat bıraktı. Tamam şikeye uzaktan yakından bulaşmamışız, Hakkı’ nın Şeref’ in takımı, hukuk dışı işler yapmamış ama aklıma Almeida’ nın kupa törenindeki sevinci geliyor. Sonrasında da Tayfur Hoca’ nın o menajer bozuntusuyla yaptığı telefon görüşmeleri…

Vallahi ne yalan söyleyeyim, içimde bir burukluk var. O kadar iddia, delil, şahit ve itirafçı varken bile hala haksızlığa uğradıklarını, kendilerine komplo kurulduğunu ciddi ciddi iddia edebilen Fenerbahçe taraftarlarına ise söyleyecek söz bulamıyorum. Allah ıslah etsin hepsini…

Syn. Yeter (!) Demirören’in savcıya verdiği ifadelerde Serdal Adalı’ yı pazardaki limondan bile kolay sattığı ve Serdal Adalı’ nın buna doğal olarak çok fena içerlediği (duyunca kafasını duvarlara falan vurmuş diyolla) söyleniyordu. Serdal Adalı’ nın çıkar çıkmaz İstanbul’ dan uzaması da bu iddiaları doğruluyor gibi. Eğer yaptıysa bir Beşiktaş aşığı olarak hakkımı helal etmiyorum Y. Demirören’e! Derhal başkanlıktan ayrılsın diyeceğim ama galiba oğlu (hani şu Portekizlilerin imza töreninde ortalıkta dolanan sevimli ufaklık) büyüyene kadar Beşiktaş’ ın başkanı olarak kalacak. Şeytan diyor ki, git şirketine, dal odasına ve selam kelam etmeden dal mevzuya;

-          Bak Beyim, koskoca adamsın, milyonların var, para babasısın, emrinde adamların var ama olmuyor işte zorlamanın alemi yok. Her fırsatta “Çoluğumun çocuğumun rızkı” diyerek verdiğin paraları koz olarak kullanıyorsun fakat başkanlığı beceremiyorsun. Dokunma Beşiktaş’ıma, dokunma sevdama, dokunma asil renklerime… (Yeri gelmişken Yaşar Usta’ ya selamlar.)






FM 2012’de 2016’ ya kadar kulübün başında kaldığını öğrendiğimde, oyunu bırakacaktım. Umarım FM editörlerinin gelecek tahmini konusundaki başarıları bu olayda devam etmez.

Yıllardır stad için izin alamıyorsun ama ne hikmetse Taksim’ in göbeğine, İstanbul’ un kalbine o ucube alışveriş merkezini dikmek için izin alabiliyorsun. Geçen yıl İBB’ ye Holosko’ yu bedavadan verme nedeninin bunun diyeti olduğunu söylüyorlar. Eğer bu doğruysa Holosko’ yu bu sene de Anıtlar Kurulu’ na kiralık gönder de al şu stad iznini!

Unutmayın Beşiktaş, hiçbir ailenin, zümrenin, memleketin, siyasi görüşün, ırkın, cinsiyetin, dinin ya da dinsizliğin tekelinde değildir ve olmayacaktır. Gün gelecek zatıâliniz de gidecek ama hiç hoş anılarla anılacağınızı sanmıyorum.

Neyse Syn. Başkan ben kaçar, kendinize iyi bakın diyeceğim ama siz işinizi bilirsiniz…

Not: Başkan, ben bu satırları yazarken bir televizyon programında Serdal Adalı’ nın içerden çıktıktan sonraki ilk röportajını yayınlıyorlar. Gelen soruya karşılık, şöyle bir laf etmiş kendisi; “Syn. Demirören’ in savcıya verdiği ifadeyle ilgili görüşlerimi başkanın yüzüne söyleyeceğim”. Ne diyeyim, Allah kolaylık versin. Ha birde söylediklerinden kendi çapımda tahlil yaptım ve çıkardığım sonuç şu; ilk başlarda kendini çekecek ama Serdal Adalı gümbür gümbür geliyor!


13 Kasım 2011 Pazar

Kaos Futbolu Bir Sistem Değildir, Yemeyin Bizi

Yazık oldu…

2012 yılının Haziran ayında da (önceki birçok uluslararası futbol turnuvasında olduğu gibi) yine elalemin takımını izleyeceğiz. Bunun nedeni birçok kişinin iddia ettiği gibi Hiddink’ in içimizdeki coşkuyu şırıngayla almış olması değildir kanaatimce. Tabi bunun da payı vardır muhakkak ama tek nedeni bu değil bana göre…

Bizim en büyük eksiğimiz sistematik çalışmayı bilemememizdir. Sistematik çalışma, her şeyden önce akıllı yönetici ister, hırslı insanlar gerektirir, tabi sabır da olmazsa olmazdandır.

Kabul edelim biz Türkler her zaman günlük başarılara göre yorumlar yaparız, skora göre coşup, skora göre eleştiririz. Euro 2004'e kıl payı gidemedik. Doğru mu? Doğru. Aslında o elemelerde iddia edildiği kadar da kötü futbol oynamıyorduk. Örneğin “çek bi Letonya” maçlarından rövanş olanında hiç fena oynamamıştık diye hatırlıyorum. Hatta yine bir turnuva dışında kaldığımız olaylı (Şifo’ yu gözümden düşüren) İsviçre maçında da iyiydik. Ama o maçlardan sonra medyamızın önde gelen simaları “milli takım kabuk değiştirmeli, aç oyuncular milli takıma kazandırılmalı, yeniden yapılanma gerekir” gibi laflar etmişlerdi.

“Çek bi Letonya” faciasından sonra “Tamam” dedi gücü elinde tutanlar ve o günlerde spot ışıklarının altında olan Ersun Yanal yeniden yapılandırma amacıyla geldi. 1993'te Akdeniz Oyunları’nda şampiyon olan takımın oluşturduğu iskelet kadronun ekmeğini 10 sene boyunca yemiştik fakat artık iskelet çatırdıyordu ve elbette Hakan Şükür başta olmak üzere birçok futbolcunun olmadığı yeni bir iskelet oluşturmak zorundaydı adam. Ne yazık ki Hakan Şükür efendinin müthiş komploculuğuna, lobiciliğine kurban gitti.

Sonra yeniden Terim geldi ancak 2006 turnuvasına gidemedik. Neyse adamın elinde sihirli değnek yok dedik ve bir sonraki turnuvayı beklemeye başladık. Euro 2008 elemeleri geldi çattı, Atina'da Nikopolidis 4 tane hata yapıp, bize çok basit 4 golle kazanılmış bir maç hediye etti. (Laf aramızda o maçı müdürümün Bağlarbaşı' ndaki evinde bir şişe absolut ile kutlamıştık ancak ben o gece minibüste uyuduğum için evin yolunu kaybetmiştim, bilen bilir.)

Yine aynı eleme grubunda Norveç maçında eski Beşiktaş’ lı Myhre saçma sapan goller yiyerek maçı bize vermişti. (Berabere de bitmiş olabilir tam hatırlamıyorum, google abiye sormaya da üşendim. Bakın bana da söyleyin.) Bunlara rağmen yine de Euro 2008'e gidemiyorduk neredeyse çünkü gerçekten top oynamıyorduk. Son maçta yine “Allah Allah hücummm” taktiği tutmuştu da kendimizi turnuvanın içine atmıştık.

Euro 2008'de doğru düzgün top oynamadan hatta (Portekiz maçı başta olmak üzere) rezalet oynayarak buna rağmen Terim’ in “döşe gazı hacı” taktiği ve tamamen balımızla son dakikalarda bulduğumuz gollerle yarı finale kadar gittik. Kabul etmeliyim oldukça heyecanlı oluyordu ve aynı zamanda da keyifliydi. Tabi artık genlerimize kadar işleyen "skor iyiyse sorun yok" anlayışı, rezalet oyunların hepsinin üstünü örttü ve "son dakika mucizesi" diye efsaneleştirdik.

Ha bu arada Euro 2008’ de ki Almanya maçını kenara koyuyorum. Çünkü ben onu A milli Futbol Takımımızın son 10 yılda oynadığı en güzel maç olarak hatırlıyorum. Ama Almanların ölüsü (o tarihlerde Alman Milli Takımı dipteydi) bizim en iyi halimizi turnuva dışına itmeye yetmişti.

Hatta Çek Cumhuriyeti hocası mı yoksa Slaven Bilic mi ne biri “Türk milli takımının sistemini çözemedim” gibi bir açıklama yaptı diye hep bir ağızdan “ha ha ha bizi çözememiş, biz böyleyiz kimse çözemez bizi” havalarına bürünmüştük. Ama aslında orda o adam bizim sistemsizliğimizi (dalga geçerek) eleştirmişti. Hatta bazı aklı evvel spor yorumcularımız (ki bunlardan birisi milli takımın forma renginin mavi olması gerektiğini ciddi ciddi savunan adamdır.) bizim futbolumuzun adını “kaos futbolu” koymuşlardı. Kaos futbolu demek “soyunma odasında taktik tahtasını kırıp, çıkın oynayın” demektir ve ne yazık ki modern futbolda yeri yoktur.

Hiddink geliyor dediler. Adam çok para istiyor beyler, sponsor bulmalıyız dediler. “Ulan Hiddink bir milli takım için en iyisi, hemen bulsunlar sponsor” dedik. “Olmuyor beyler, Hiddink’ in Rusya ile sözleşmesi Eylül’ de mi ne bitiyor, eğer Hiddink olacaksa 7-8 ay hocasız beklemeliyiz” dediler.

Hepsine tamam dedi futbol kamuoyu ve Hiddink ile bir nevi nişan yapılarak 7-8 ay milli takım hocasız bırakıldı. Zannettik ki "değişim gelecek" ama Oğuz Çetin kalınca ben şahsen taa o zaman o ümidimi kaybetmiştim ama inşallah yanılırım diye düşünmüştüm.

2010 Dünya Kupası elemelerinde de rezalet futbolumuz devam etti ve vuvuzella cehennemine gidemedik.

ve nihai sonuç ortada...

Bütün bunları neden mi anlattım? Şunun için; biz hiçbir zaman uzun vadeli planlar yapıp, sistematik geliştiren bir ülke olamadık, ne futbolda ne de ülke yönetiminde.

Her gelen, yeni bir şeyler getirip, eskiyi çöpe atma hevesinde. İnsanlar gelip gider ama sistemler kalıcıdır felsefesini kabul etmiyor Türk insanının bünyesi.

2 gündür bakıyorum TV’lere söylenen sözler şunlar;

“Milli takımın kabuk değiştirmesinin zamanı gelmiştir.”
“Aç oyuncuların milli formayı giymesi gerekiyor”
“Hırvatistan maçına tecrübeli oyuncularla çıkmalıydık” (Hanginize inanalım, aç oyuncu edebiyatına ne oldu?)
“Hoca değişmeli ve takım yeniden yapılandırılmalı”
“Terim, Denizli veya Ş. Güneş gelmeli” (Lucescu’ yu unuttunuz lan!)

Yıllardan beri hep aynı laflar hep!!!


Son bir not: Hırvatistan maçında Fenerbahçe’ li Volkan’ a, önceki maçlardan birinde Emre’ ye TT Arena’ da (Nam-ı diğer Ali Sami Yen Spor Kompleksi) tepki gösterilmesi/küfür edilmesi olaylarının sorumlusu da Türkiye A Milli Futbol Takımı’ nı GS-FB karması haline getirmeye çalışan ve bunu başaranlardır. Onlara bir sorum olacak; Antep’ in vurucu gücü Olcan, FB’ den ayrılmamış olsaydı yine de göz ardı eder miydiniz? Hop hop bana “Mehmet Topuz’ da alınmıyor yaaee” falan demeyin, onun (geçmişte Terim’ le atışması olduğu için) Oğuz efendi tarafından şahsi sebeplerle kesildiğini sağır sultan bile duydu. Milli maçlar Anadolu’ da oynansın mottosuna da katılmıyorum. Yok birader, GS gitsin Olimpiyat Stadı’ nda oynasın tüm maçlarını, A Milli Takım da TT Arena’ da. (Tamam la tamam, bu son cümle şakaydı.)

16 Ekim 2011 Pazar

Portekizspor' a Manifestomdur!

O nasıl bir maçtı öyle? Maçtan ziyade herkesin birbirine madik attığı brezilya dizilerini anımsattı bana. Takımın içinde acayip bir şeyler dönüyor hissine kapılmıştım 90 dakikalık eziyet son bulduğunda…

Bu gözler, takımın kötü futbol oynadığına da şahit oldu, Leeds United ve Liverpool facialarını da izledi. Hatta 2004’ te Samsunspor maçıyla başlayan süreç boyunca oynanan futbola da canım yanarak tanıklık ettim ancak ilk kez bu formayı giyen oyuncuların (en azından bir kısmının) art niyetli olduğu izlenimine kapıldım.

Quaresma ile Guti’ nin arası açık, buna iman ettik artık. Fakat yavrum, banane lan sizin aranızın açık olmasından, dışarıda ne b.k yerseniz yiyin ama o formayla sahaya çıktığınızda topunuzu oynayın. Gerçi bu bakımdan dün Guti (performans olarak kötü olmasına rağmen) daha bir iyi niyetliydi sanki ama Quaresma’ nın gözümden düştüğü maç olarak not ettim dünkü Kayseri maçını.

Not: Bu yazının bundan sonraki kısmında, kendisiyle küs olduğum için protesto amaçlı olarak ondan “ricardo” diye bahsedeceğim.

Bu ricardo denen 7 numaralı oyuncu, Guti’ nin verdiği paslarda ya çok hızlı koştu ve topun arkasında kalmasını sağladı, ya da çok ağır hareket edip, topun çok gerisinde kaldı. Bu tabi benim komplo teorim ama Guti’ yi taraftarın önüne atmak için bilinçli bir şekilde yapılmış gibi geldi. Tamam Guti kötü top oynadı ama ricardonun yaptığı da (eğer teorim doğruysa) en hafif tabirle terbiyesizliktir. “Hayattaki tek yeteneği futbol olan eğitimsiz bir adamın, sınırlı zeka seviyesiyle taraftarı kafalama girişimlerinin olması” ihtimali bile sinir bozucu gerçekten. Umarım yanılıyorumdur ama bu konu üzerinde hassasiyetle duracağım, birkaç maç daha bu pencereden izleyeceğim kendisini, eğer dünkü maça has bir durumsa buradan özür dileyeceğim kendisinden. (Bkz: “Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış” diyen dağın bulutuna tüküreyim)

Bu arada Guti’ nin formasının içindeki tişörtte Adalı ile ilgili bir mesaj vardı sanıyorum. Muhtemelen atacağı bir golden sonra formasını çıkaracak ve o mesajı verecekti, Sarı kart görme pahasına. Al sana on paralık bir hareket daha. Yahu olum o nasıl bir profesyonelliktir, sen aynı şeyi Real Madrid’ te yapabilir misin? Kim öğretti lan size bu popülist hareketlerle taraftarı tavlama işlerini diyeceğim ama maalesef bizim taraftar da prim veriyor kardeşim. (Mesela, hala Pascal diye bağırıyor bazı angutlar!) Yap maçtan önce ısınırken yapacağını, ya da devre arasında veya maçtan sonra ama durduk yere sarı kart görmek niye? Neyse geçelim Şansalcım.

Simao, seni profesyonel bilirdim, aranızda takım kaptanlığını en çok hak edenin sen olduğunu düşünürdum. Fakat kardeşim koca 90 dakika, hatta ne 90 dakikası 9-10 maç boyunca (Avrupa maçları dahil) bir futbolcunun 1 tane güzel hareketi olmaz mı? Sürekli rakibin içinden geçmeye çalışmak niye? Sevimli hayalet Casper' mısın?

Her dokunulduğunda yerlere yatmak niye, bu futbol İspanya’ da hiç rakibe dokunmadan oynanıyordu da buradaki Amerikan futbolu gibi mi geliyor sana?

Alınıp alınamadığını görmek için (inşallah Fener mener almaz diyerek) Temmuz ayını beklediğimiz Fernandes kardeş, profesyonel futbolcu 1 metre önündeki topa ayak uzatmaz mı? Neyse senin üstüne fazla gitmeyeceğim, sen daha kredini bitirmedin ama tüketmeye başlıyorsun. Dikkat!

İbrahim Toraman, öncelikle burnuna olanlar için üzüldüm. Sen kale sahasında yerde yatarken, ısrarla top ve peşindeki 4-5 rakip oyuncuyla senin yarı baygın yattığın bölgeye girmeye çalışan, hakem oyunu durdurdu diye düdükten sonra topa vurup kırmızıyı hakeden ricardo’ ya da çok sinirlendiğimi söylemeliyim. Geçen yıl sakat sakat oynaman nedeniyle helal olsun dedik. Forma aşkı bu olsa gerek dedik ama sen de saçmalıyorsun. Aranın iyi olduğu gazeteciler aracılığıyla taraftara haber yollayıp, “Toraman sağ bekte oynamayı hiç sevmiyor” dedirtiyorsun ama hocan sana sağ bekte görev verince de profesyonel futbolcuya yakışan; çıkıp formanın hakkını vermektir. O nasıl bir öfkeydi öyle, suratında öyle bir öfke ifadesi var ki, Ambarat “anana küfretti” zannettim. Tekme tokat top oynamak yakışmıyor Beşiktaş formalı futbolcuya.

Takımın amatör ruhla oynamasını istiyoruz diyoruz ama bizim futbolcular her yönüyle amatör işler yapıyor. Geçen yıl ilk kez Villareal maçında izlediğim ve “Tamam ulan, Beşiktaş’ ım kendisine bir Casillas bulmuş” dediğim Cenk kardeşim, sana ne demeli? Kucağına gelen ilk topu 2 metre sektiriyorsun. Maçı anlatanlar senin için “top kontrolü iyi değil” dedi. Hak verdim valla ne yalan söyleyeyim. Ama top kontrolü iyi olmayan kaleci mi olur? Kendini geliştirmeni beklerken, geri gidişini görmek bana Hakan Arıkan’ ı izliyormuşum izlenimi verdi. O da senin gibiydi, ha oldu ha olacak derken, “takımdan gönderilmesi gerekenler listesinde” ilk sıralara yükseldi. Büyük takımda oynadığını farkında ol ve kendini geliştir. Tamam efendi, kültürlü, temiz, pak bir kardeşimizsin ama güzel kardeşim, Allah’ ın emriyle kızımızı istemeye gelmedin ki sırf bu özelliklerin nedeniyle seni baş tacı edelim. Çık topunu oyna sen!

Yazımı burada sonlandırırken iki tane not bırakacağım;

1-      Helal olsun sana Egemen, defansta Egemen, geriden oyun kurmada Egemen, serbest vuruşlarda Egemen, hatta orta sahada top kapmada Egemen. Maşallah böyle devam et cesuryürek! Böyle top oynadığın sürece seni Portekizsporun tamamına değişmem!

2-      Hey koca adam, iri kıyım kardeşim Edu, İsrail takımıyla oynanan maçta gol atmana rağmen sana demediğimi bırakmadım. Ne kalaslığın kaldı, ne “bu Edu’ dan iki yemek masası, bir tv ünitesi çıkar” demediğim, ne de “bu Edu Titanik gibi, sağından soluna dönmesi 2 saatten kısa sürmüyor” demediğim. Kusura bakma, yetenekli değilsin, Beşiktaş’ ımın banko forveti de olmamalısın ama adamsın. Hakkında söylediğim kötü, alaycı sözler için özür dilerim. Yeteneğin kıt olsa da, tek başına mücadele ediyorsun, ağırsın ama rakibi geçmek için yırtınıyorsun, sana desteğe gelen yok (Almeida olsa, en az 3 Portekizli yardıma gelir!) ama sen yanındaki 3 rakibe rağmen, şutunu atıyorsun. Kaleyi de tutuyor ha! Hem de hiç fena değil şutların. Bundan sonra kardeşinim Edu.

28 Eylül 2011 Çarşamba

TOMBALACIYI DAHA ÇOK BEŞİKTAŞLI ZANNETMEK

 
Takvimler 2001 yılını gösterdiğinde Samsun' dan 2 oyuncu siyah beyazlı formayı giymek için İstanbul' a geldi. Bunlardan bir tanesi, "futbolu Beşiktaş gibi bir takım var olduğu için sevenlerin” gönlünde taht kurduktan sonra, zoraki sebeplerle çekik gözlüler diyarına çıkacak, diğeri ise sonradan askerlik problemleri nedeniyle, (Kaderin cilvesi olsa gerek, askerlik kelimesi üzerinden çeşitli spekülasyonlara maruz kalan başkanı olan) bir başka kulübe yelken açacaktır. Güzel maçlar çıkarmıştır, 3-4’ lük Kadıköy Panteri maçında harika bir performans ortaya koymuştur ancak ikincisiyle işim olmaz. Bu nedenle O’ na dair anlatacaklarım bu kadardır. Adını bile anmaya gerek yoktur.

Dönelim esas oğlana,

İlhan Mansız’ ı sevdi bu taraftar, hem de çok sevdi. Ancak Pascal’ a olduğu kadar yürekten bağlanmadı. İlhan’ ın Beşiktaş’ a gelmeden hemen önce Galatasaray’ la anlaşmış olması ve son anda bize transfer olmasının etkisi var mıdır. Hiç sanmam.

Aradan onca yıl geçmiş, hala stada gittiğimde “Fransa’ da doğdu” ile başlayan o ünlü şarkının söylendiğini duyuyorum. Ve her duyuşumda kendi kulübümün taraftarlarının aslında ne kadar futbola ilgisiz olduğunu görüp, hayıflanıyorum. Gören de Hagi’ nin GS’ ye yaptığı katkıyı Pascal’ ın Beşiktaş’ ıma yaptığını zanneder. İstatistiklerine bakınca Beşiktaş forması giydikleri dönemde Pascal maç başına 0,53’lük, İlhan ise maç başına 0,55’ lik gol ortalaması yakalamış…

İstatistik bilimi, aralarında pek fark olmadığını söylüyor. (Not: Yemişim istatistiğini, Pascal İlhan' nın kramponunun çivisi olamazdı, bana göre) Peki neydi, bu taraftarın birini diğerinden daha sevmesinin nedeni? Kavgacı olmaksa, ikisi de kavgacıydı. Ancak birisi rakiplerle kavga ederken, diğeri topla kavga ederdi. Gerçi bir maçta İlhan, korner direğiyle kavga edip, sarı kart görmüştü. Ama o olay, Pascal’ ın vukuatları yanında çok önemli değildir.

Kabul etmek gerekir ki İlhan, asla Pascal kadar sevilmedi. Çünkü İlhan, hiç rakibine yumruk atmadı, elini şortuna sokup karşı tarafa ilkokul seviyesinde bir göndermede bulunmadı. Açın youtube denen siteyi ve İlhan Mansız yazın, karşınıza çıkan ilk video, İlhan’ ın attığı golleri (Kırımızı forma da ne yakışırdı be!) gösterir. Pascal Nouma yazın, karşınıza çıkan ilk video; Pascal’ ın Rüştü’ ye attığı golden sonra yaptığı, American History X özentisi tombala hareketinin görüntüleri! Sırf bu bile başlı başına ikisi arasındaki farkı gösterir. Fakat ne yazık ki şu günlerde İlhan Mansız’ ın adını bile anmayan taraftarımızın bir bölümü, Nihat Doğan’ ı döven Pascal’ a havaalanında karşılama yapar. Çünkü zannediyorlar ki Pascal, İlhan’ dan daha sıkı bir Beşiktaş taraftarıdır.

Ben bizim taraftar kadar, popülist hareketler karşısında kendinden geçen bir topluluk görmedim arkadaş!

Mesela, Ekrem Dağ 90 dakika boyunca ciğerlerini parçalamak pahasına koşar, ama yeteneği belirli bir seviyede (Kusura bakma Ekremciğim ama öyle) olduğu için skoru değiştiremez. Fakat maç boyunca, aralarında bir husumet varmışçasına Turgay Bahadır ve Ozan İpek’ i kovalar, sırf takımı için. Diğer tarafta ise bizim dünya yıldızı Quaresma, maçın başındaki tek 1 (yazıyla Bir) pozisyon dışında ortada yok ama kritik yerde topa basıp düşünce rakibe arkadan çelme takar. Gördüğü kırmızı karttan sonra ise formasını öpüp, Bursa seyircisine gider yaptı diye ertesi gün tüm taraftar sitelerinde kahraman ilan edilir. Bu kadar kolay mı tavlanıyor bu büyük kulübün taraftarı?

Bu takımın, rakip seyirciye kırmızıdan sonra forma öperek gider yapacak oyuncuya değil, atacağı/attıracağı gollerle 90 dakika dolmadan stadı terkettirecek oyunculara ihtiyacı var.














Not: Hele bir de Beşiktaş’ lı olmasıyla bilinen hakeme, kendi yönettiği maçta hep bir ağızdan “Beşiktaş’ ın çocuğu Fırat Aydınus” tezahüratı yapıp, hakemin ayarının kaçmasına neden olma olayı var ki, “Böyle taraftar düşman başına” diyesi geliyor insanın…

20 Eylül 2011 Salı

Dün Birisi "Sizin Oynayacağınız Topun" Dedi


İlk 2 hafta sonunda görüyorum ki, Beşiktaş’ ım geçtiğimiz aylarda yaşananlardan kötü etkilenmiş, geçen yıldan ise hiç ders almamış…

Eskişehir maçında göze batan unsur olan “takımın birlikte hareket edememe sorunu” zayıf Maccabi karşısında, seyircinin iteklemesi ile kısmen aşılmış gibi görünse de bir diğer zayıf rakip olan Ankaragücü (Zannediyorum Ankaragücü bu sene küme düşecek) karşısında da belirgin bir şekilde hissedildi.

Fernandes’ in hırsı, öfkesi ve isyanı olmasa, benim gibi hayalperestlerin yeni bir Adanademir Spor vakası beklediği böylesine bir rakibe bile puan kaybedebilirdik. Fernandes’ te 2. Gol öncesindeki 10-15 dakikalık bölümde öylesine bir öfke vardı ki, Sidnei’ nin 2. Golünden sonra sevinemedi bile, adam da resmen sinir boşalması oldu. Birazdan ağlayacak sandım. “Yüreğini ortaya koymak” gibi çok kullanıldığı için laçkalaşan bir terimin anlamını yeniden öğrendik sayesinde. Öyle ki, o hep övündüğümüz taraftarımız bile mala bağlayıp, sessiz sedasız puan kaybedişimizi izlerken, ayağına gelen topu reklam panolarına var gücüyle vurarak tüm stada “siyah ulan!!!” diye bağırdı. Kim bilir belki de takım arkadaşlarına “sizin oynayacağınız topun” demek istedi. (Bkz: Başlık)

O hareket, bir devrim masalı gibi önce kapalıyı, sonra yeni açığı, sonra stadı, hatta tüm semti, bütün İstanbul’ u diriltti. Ardından da 2. ve 3. golleri izledik. Bu arada Ankaragücü oyuncusu Hürriyet’ in sataşmalarına rağmen, 2. sarıyı görmemek için dişlerini sıkarak, elemana yol verişindeki profesyonelliğine ise şapka çıkarmak gerekir.

Rivayet odur ki, bilgi bankası Ali Ece şöyle bir yorum yapmış kendisi için ;

“Marcus Münch’ ten beri, bu kadar iyi orta yapan gelmemişti.”

İşte bu tanımlamanın altına imzamı atarım.

Ve işin ilginci, Mendes’ in şirketiyle ortaklık falan yapmadan, gidip 2 milyon EUR gibi bir paraya satın aldık bu adamın bonservisini. Bu adam için şaka gibi bir bedeldir. Düşünsenize bu adamın Gaziantep’ in ya da Cavcav’ ın elinde olduğunu, 3 büyüklere en az 10’a 15’e satarlardı. Neyse, bu çocuğun Beşiktaş’ ıma kazandırılmasında emeği geçen herkese minnettarım.

Ayrıca yazıyı bitirmeden şu seyirci konusuna da değinmek istiyorum.

Dün stadın beklendiği kadar dolu olmadığını görünce üzüldüğümü ifade etmek isterim. Aslında tüm statların yeterince dolmadığını görüldü. Bu durumun yani taraftarın futbola ilgisizliğinin muhakkak yaşanan şike soruşturmasının insanları futboldan tiksindirmesiyle ilgisi vardır. Bilet fiyatlarının yüksek olması da bizim Taco gibileri evde maç izlemeye yöneltmiş olabilir. Bu etkenlerle birlikte, hemen her gün maç oynanacak olmasının da ilerleyen aylarda seyirci de bir heyecan kaybına neden olacağını ve tribün mevcutlarının azalan bir seyir izleyeceğini düşünüyorum. Yani kanaatimce, bilet fiyatları düşük olsa dahi, bu sezon takım bazında son yılların en düşük seyirci ortalamalarını görebiliriz. Fakat burada Fenerbahçe seyircisini bu öngörünün dışında tutuyorum. Bunu da “fener seyircisi şöyle iyidir, herkesten büyüktür” laflarıyla açıklayanlar da (kusura bakmasınlar) saflık etmiş olurlar. Onların bu sene çok daha fazla takımlarına sahip çıkmalarının nedeni, çok büyük haksızlığa uğramış olduklarını düşünmeleridir. 1975 yapımı, Münir Özkul ve Adile Naşit’ in de oynadığı, "Bizim Aile" diye bir film vardı. Bilen bilir, o filmde neredeyse düşman olan üvey kardeşler, zalimin zulmü karşısında tek yürek olmuşlardı. (Bu arada saygılar Itır Abla) Fenerbahçe taraftarının, seyircisiz maça bile bilet almaya kalkışmalarının adını ise “Bizim Aile Sendromu” koyabiliriz. Şimdi bunu söylediğim için bu girişimleri küçümsediğim zannedilmesin. Aksine, bence harika bir davranış ama bu davranışların da bizzat başkan tarafından içine girilmiş olan karanlık işleri temizleyemeyeceği de unutulmasın.

12 Eylül 2011 Pazartesi

Bando Ekibi Kadar Düzenli Olamamak

Bekledik, bekledik ve yine bekledik sonra büyük gün geldi çattı. Kartal’ ım sahaya indi ama içimizi acıttı. Keşke ligler biraz daha geç mi başlasaydı dedirtti. Tamam kardeşim, bizde Es-Es’ i deplasmanda darmadağın edecek ışığı göremiyorduk ama en azından galip geliriz diye umut ediyorduk, o da olmadı en kötüsü iyi futbol oynarız diyorduk. (Geçen sezonun 2. haftasındaki İBB maçı gibi) Fakat takım o kadar düzensizdi ki Allah işi galip falan gelsek, Es-Es’ e yazık oldu diye vicdan sahibi Beşiktaş’ lıların yüreği sızlardı. Futbolla ilgili teknik bilgi düzeyimin derin olmadığını düşünüyorum ama zannediyorum bu 4-3-3 zannedildiği kadar iyi bir sistem değil ya da o sistem çok iyi de bizim takım yetersiz. Tamam ben de uygulamada bir Barcelona başarısı beklemiyorum ama korkarım ki hiç ışık yok. Üstatların dediğine göre 4-3-3 sisteminin iyi işlemesi için;

-          İleri üçlünün sürekli hareket halinde olması lazımmış (maalesef bizim ileri üçlünün, değil yer değiştirmek adım atacak hali yok ve sanırım zannedildiği kadar zeki futbolcu değiller, keza Avatar filmi kahramanları gibi bir fiziğe sahip olan Ivesa’ nın kalesine sürekli yüksek top çalıştılar)

-          Beklerin sürekli hücumu desteklemesi gerekiyormuş (bizde sağ bek yok, sol bekte rakibin saçmalaması sayesinde bir orta yaptı (Dikkat! yerden ortaladığı için Ivesa sadece seyredebildi) ve gol oldu.

-          Orta sahanın göbeğinin iki yönlü oyunculardan kurulu olması lazımmış. (biz de o dediğini yapacak Necip, çok kötü günündeydi. Ernst’ e ise sahaya adım atmak nasip olmadı.)

Sadece 4-3-3’ te değil, tüm sistemlerde gerekli defans hattı sıfatları olan “dikkatli olma, uyumluluk, savaşçılık ve beceriklilikten” ise sadece bir tanesi (bir miktar) vardı; “savaşçılık” (O nu da 16 (!) numaralı formayı giymekte ısrar ettiği rivayet edilen, 3 aylık Beşiktaşlı (!) Egemen yaptı.) Geçtim Eskişehirspor futbol takımını, Es Es bandosu bile bizim takımdan daha düzenli ve ahenkliydi. (Bkz:Başlık)

Yukarıdakilerin haricinde, dikkatimi çeken bir diğer konu ise geçen yıldan bu tarafa rakip takımların bize karşı acayip bir şekilde iyi ve özgüvenli oynamalarıdır. Burada kastettiğim kesinlikle Batuhan denen zırzop’ un bize gol atması falan değil, golü sonrasında yaşanan için “çocuk kendince eğleniyor işte” diyip geçtim. Fakat geçen yıl bize karşı takır takır top oynayanlar, ertesi hafta saçma sapan sonuçlar alabiliyordu. Bunun nedenini bizim yıldızlara karşı kendini gösterme çabası olarak yorumlayanlara katılmadığımı belirtmek isterim. Bizim başkanın mütemadiyen savurduğu paralardan, bir sonraki transfer sezonunda nemalanmak istenmesi olarak yorumlayanlara ise kısmen katılıyorum. Ancak bence asıl nedeni, (kim olduğunu hatırlamıyorum ama bir köşe yazarının yaptığı müthiş tespitle) maalesef Beşiktaş’ ım “göze kestirilebilen” bir takım olmuştur. Bu durum sadece bir yılın değil, 2004’ ten bu tarafa alınan kötü sonuçların sonucunda oluşmuş bir imajdır. Şampiyon olduğumuz sezonda bile tarif edilemez bir defansif anlayışla saha çıkıyorduk ve 1 bilemedin 2 gol attıktan sonra sürekli rakiplerin ataklarını savuşturarak tamamlıyorduk maçları. Sürekli atak yiyen bir takım olarak bilinmek iyi bir şey değildir. Mesela Fenerbahçe istediği kadar oyuncu kaybetsin, GS bile Kadıköy’ e çıkarken şöyle derinden bir “aman sakata gelmesek” demeye devam edecektir. Fenerbahçe yıllardır aldığı sonuçlarla o imajı oluşturdu.

Bu algı, yalnız galibiyet serisiyle de kırılamaz. Sansasyonel sonuçlar almak lazım, örneğin birkaç maçta gol rekorunu zorlamak lazım, diğer takımların çekindiği ortamlarda (Örn.Kadıköy) rakibi hallaç pamuğu gibi atmak lazım, Avrupa’ da güzel futbolla sürpriz sonuçlar almak lazım (Maccabi’ yi falan yenmek değil, Batuhan bile “Maccabi’ yi bende yenerim” diyor) örneğin Dinamo Kiev’ den geçen senenin intikamını içerde-dışarda çok fena almak lazım, sonraki turda güçlü bir rakip istemek ve onu duman etmek lazım…

Korkarım yukarıda söylediklerimi yapamazsak, rakipler bizden korkmamaya hatta bizi gözüne kestirmeye devam edecekler. Maçtan önce soyunma odalarında, rakip hocalar oyuncularına bizim hangi yönlerimizden korktuğunu veya dikkat etmeleri gerektiğini değil, bizi nasıl yeneceklerini anlatmaya devam edecek.

Bu kulübe yakışan da kesinlikle o değildir.

8 Eylül 2011 Perşembe

Türk İşi-Japon İşi Bunu Yapan Kaç Kişi?

3 Temmuz 2011 tarihinde önemli kişilerin tutuklanmasıyla ülke gündemine oturan şike soruşturmasının artçı sarsıntıları hala devam ediyor ve bir süre daha da devam edecek gibi sayın seyirciler…

Bu ülkede (tutuklandığı tarih itibariyle) bir takım siyasi figürleri saymazsak dokunulamayacak isimlerin 1. sırasındaki adamı tutukladılar. Hatta evine girip, çekmecelerini bile karıştırdılar ve daha sonra bazı basın organlarında çekmece görüntüleri montajlanmış bir şekilde (öyle iddia ediliyor) yayınlandı. Benim bu süreçte polise lafım yok, adamlara savcılık emir vermiş onlarda takip etmiş, kaydetmiş, işini yapmış sizin anlayacağınız.

Ha burada bir takım görüntülerin, fotoğrafların (Aziz Yıldırım’ ın sabıka kaydı fotoğrafı hariç) ve konuşma kayıtlarının servis edilmesini de gayet mantıklı buluyorum. Onlar yayınlandığı halde hapishaneye konvoy düzenlendiğine şahit olmuşken, bir de yayınlanmasa bu fener taraftarı “yahu bu adamın suçu ne, kanıt gösterin bize” diye gidip Metris’ i ateşe verirmiş diye düşünüyorum. Ne zaman geriye düşse veya sıkıntılı bir şekilde maça çıksa “Aziz Başkan ayarlar bişiler, masaya yumruğunu vurur, Aziz Başkan ne yapar-eder bu maçı bağlar hi hihi hihi hihiii” diye arsızca konuşanlar bile “yok bize siyasi görüşümüz nedeniyle operasyon yapıldı, Fenerbahçe Cumhuriyeti’ ni ele geçirmeye çalışıyorlar, bik bik bik” diye sızlanıyor. Gören de Kemal Kılıçdaroğlu’ nun şikeyle suçlandığını zanneder. Yahu kardeşim, Aziz Başkan ne yapar-eder halleder derken, Aziz başkanınızın ne yapacağını ima ediyordunuz?

Hele önemli bir gazetecinin (ipucu vereyim; A.T.) iddiasına göre; Fenerbahçe’ nin son yıllardaki yükselen performansı nedeniyle, UEFA Fenerbahçe’ nin önünü kesmek için bu iddiaları tertiplemiş!!(uuu beybi, ne içtin sen böyle?) Adam kendini direk narkotiğe ihbar ediyor resmen, neyse kulakların çınlasın Mustafa Topaloğlu diyor ve o sözlerin şaka olduğunu kabul ediyorum.

Kesinlikle amacım Fenerbahçe’ yi tu kaka ilan etmek değildir. Beni rahatsız eden futbolun ne kadar pisliğe battığına şahit olmaktır. Bu işleri herkesin yaptığını düşünüyorum. (Keza bizim hoca da içerde) Bu nedenle daha düne kadar birbirini boğazlayanlar, 23 Nisan’ lar da tertiplenen okul müsameresindeki çocuklar gibi elele tutuşmuş Ankara sokaklarını arşınlıyorlar. (Behzat amirim öpsün sizi emi!) Bu adamların başını da benim kulübümün başkanı çekiyor. Yazık, çok yazık. Fenerbahçe başta olmak üzere suçlanan takımların mahkemede değil meclis koridorlarında aklanması için lobi çalışmaları yürütülüyor. Tam Türk işi oluyor yani! (Bkz: çocukluğumun iğrenç/saçma tekerlemesi olan başlığın devamını da burada yazayım; Tak Fişi Bitir İşi) “Ne olduysa olmuş, fazla dallanıp budaklanmadan kitabına uydurup, kapatalım mevzuyu” diye düşünen insanlar önemli yerlerde olduğu müddetçe de asla tam anlamıyla arınamayız diye düşüyorum. Sadece futbolda değil, hiçbir alanda arınamayız.

Güzide kulüplerimizin, değerli başkanlarının çalışmalarına GS kulübü muhalefet ediyormuş gibi görünüyor. Hatta bizim Koray başta olmak üzere bazı GS taraftarları, kulüplerinin bu duruşu nedeniyle takımlarıyla gurur duyduklarını söylüyorlar. Yahu güzel kardeşim, GS yönetimi muhalefet ediyormuş gibi görünmek zorunda, tabanı Fenerbahçe’ den en çok nefret eden kulüp Galatasaray olduğu için yönetim çıkıp bir takım demeçler veriyor ya da internet sitesinde açıklamalar yayınlıyor. Daha ilk gün Ali Dürüst o melun açıklamanın altına imza atmadı mı? Sizin yönetimin yaptığı, Türkiye’ nin şu andaki dış politikasının benzeridir.

Anlaşılan o ki, A’dan Z’ ye herkes masa başı işlemlerini yürütebilmek için en az bir sandalyeye sahip ve öyle ya da böyle bu işlere bulaşmış ancak tüm bu işlerin ihalesi Aziz Yıldırım’ a kaldı. İşte bunun nedenini gerçekten merak ediyorum. Aziz başkan aldı bu ihaleyi de diyebiliriz. Kim bilir belki de gerçekten kendini çok yükseklerde görmesinin bedelini ödüyordur. Neyse yine de Allah kurtarsın diyelim.

6 Eylül 2011 Salı

Cannes Festivalinde Ödül Almadım Ama Bu Sözü Söylemek Farz Oldu

Konu futbolsa, üzgünüm dostlar tarafsız olamam. Taraf olmam, hakkaniyete karşı gözünü bağlamış, körebe oynayan bir çocuk ta yapmaz beni…
(yemin edecek halim yok, bilen bilir)

Tarafımın ne olduğunu, ilk yazımı okuyanlar hatırlayacaktır. (Hatırlayanlar, hatırlayamayanlara anlatsın…)

Konu milliyetçilikse, vatanını, milletini, devletini sevmekse, benim diyen adamların birçoğunu bu kavramlara olan sevgimde boğarım. Ama şu A milli futbol takımı mevzu bahis olduğunda, içimde bir soğukluk oluyor. Elin gavurunun takımını da asla desteklemem fakat bizim takımı da destekleyemiyorum. Bir nevi nötr olma durumu yani…

Burada hata benim mi? Yoksa, milli takımı bir şekilde 2 takımın, birbirinden temiz (!) iki takımın yıldızlar (aman ne yıldız ha!) karması haline getirenler mi suçlu? Tamam tamam biz de biliyoruz Necip' in yaşını ve teknik, taktik, oyuncu performansı, morali vb. etkenlerin önemini ama kardeşim sen EURO 2012 elemelerindeki en önemli maçı olan Belçika maçına Çağlar isimli futbolcu yaması ile çıkıyorsun. Hadi vardır bir bildiğin, o mevkide adam yoktur koca ülkede diyelim ama ardından Kazakistan maçına çıkıyorsun, Selçuk Şahin diye bir adam kadroda ama Necip Uysal’ ı almamışsın. Hadi ulan, buna da eyvallah çekelim senin güzel hatırın için, fakat sonra senin orta sahanda iki adamın (sakatlık ve kırmızı kart olayı) kadro dışında kalıyor. Ancak sen (“en iyi ikincilik” kapıp, direk finallere gitme şansın olan bir maçta) kadroya Yekta’ yı alıyorsun!! Bu adam, Kasımpaşa’da milli forma görmezken, GS’ ye transfer olunca akla ilk gelen adam oluyor. Ki GS’ de henüz, Kasımpaşa’ da ki formunun yarısında bile değil. Göreceksiniz, yakında Sercan Yıldırım' da A Milli Takım' ın değişmezlerinden (performansına bakılmaksızın) olacak.

Buna en hafif tabirle “Yuh be vicdansız, hiç mi Allah’ tan korkmuyorsun” denir.

Akılları sıra iki büyük yarattılar, sonra milli takımı o iki takımın karması yapıp, oyuncularına vitrin yaptıracaklar. Akılları sıra İspanyol modelini (bkz:Barca-Real karmasından milli takım yapmak) taklit ediyorlar ama beyler, ayıp ediyorsunuz Necip’ lere, ayıp ediyorsunuz bu ülkenin gençlerine, Ayıp ediyorsunuz bu güzel ülkenin futbol sevdalılarına (Ahmet Çakar gibi konuştum sanırım)

Öldürmeyin lan içimizdeki futbol sevgisini be vicdansızlar!

Not: Burada, evet tam burada aklıma Doğuş’ un şu ünlü küfürlü videosunda söyledikleri geldi. Video’ yu merak eden, Google amca’ ya sorabilir. Orda söylenen lafları kime söylüyor bilmiyorum ama ben o küfürlere bir ayna tutup, o samimi sözlerin farklı bir yöne gitmesini istiyorum.

Bu yazı “tutkuyla sevdiğim, yalnız ve güzel Beşiktaş’ ıma” ithaf edilmiştir… (Bkz: Başlık)

5 Eylül 2011 Pazartesi

Demedi Deme İbrahim...

Bu yayıncı kuruluş (hadi bizde reklam olmasın diye adını anmayalım) son günlerde bir takım filmler çeviriyor. Şöyle ki;

Şimdi bu kuruluş, Ligtv2 ve Ligtv3 adı altında iki adet yeni kanal oluşturdu. Sonra “spormax” kanalının ise Ligtv3’ ten yayın yapacağını ilan etti. Spormax, Ligtv3’ e geçtikten sonra birden benim izleyebildiğim kanallar arasından çıkıverdi. Aslında çok fazla izlediğim bir kanal olmamasına rağmen, müşteri hizmetlerini arayıp bu durumun nedenini sordum. Cevap olarak, spormax’ in bana hediye olduğunu, söz konusu tarihten itibaren hediye vermekten vazgeçtiklerini beyan ettiler. Bir nevi, “bugüne kadar izlediğine şükretmediğin gibi birde arayıp, vaktimizi çalarak nankörlük yapıyorsun” dediler sizin anlayacağınız…

Ulan beyefendi dedim, ben sizinle abonelik sözleşmesi imzaladım. “Şu şu kanalları, şu tarihe kadar izlemenin bedeli olarak, şu kadar para isteriz” dediniz bizde verdik ama şimdi kafanıza göre benim kanal listemde oynama yapıyorsunuz, böyle saçma iş mi olur dediğimde ise aldığım cevap “haksızlığa uğradığınızı düşünüyorsanız, mahkemeye başvurabilirsiniz”

Bu cevabı bu kadar rahatlıkla söylemelerinin nedeni, işi hukuk kitabına uydurmuş olmaları sanırım. Aynı mantıkla, bu adamlarla ben lig tv izlemek üzere anlaşma yaptım. Yarın bir gün, örneğin “ligtv2. Yarı” diye bir kanal kurup, ligin ikinci yarısındaki maçları o kanaldan verebilirler. Evet sözleşmeye uymuş oluyorlar, benim lig tv kanalım açık ama maç yayını “ligtv 2. yarı” kanalında olacak. Bu durumda ligin ikinci yarısını izlemek için ekstradan para vermek zorunda kalacağım. Hatta işi iyice edepsizliğe vurup, bir derbi maçını ilk yarısını lig tv’ de, ikinci yarısını ekstra kanalda bile verebilirler. Hukuken hiçbir yaptırımla da karşılaşmazlar.

Neyse yukarıdaki olayları düşünürken kafamda bir ampul parladı.

Bu lig tv 2 ve lig tv 3 kanalları kurmalarının ana sebebi, bu sene uygulamaya konacak olan play off maçları olabilir miydi? Yani “biz sizinle bir sezondaki tüm maçları izlemeniz üzerine anlaşma yaptık, play off maçları için ekstra para vermelisiniz” diyebilirler mi? Bilemem, bunu zaman gösterecek. (Bkz: Demedi deme İbrahim)

Aslında baktığımız vakit, şike soruşturması firmayı yıprattı, oluşturdukları projeksiyonda sapmalara neden oldu ve hayatta kalmak için bazı çözümler üretmek zorundalar. Çünkü onlarca kişi ekmek yiyor. Ama be güzel kardeşim, şikeyi ben mi yaptım ya da yaptırdım ki parasını benden alıyorsun? Başına bu işleri kim açtıysa sen de git onun kablosunu kes pardon, git parasını ondan iste, tazminat davası falan aç mesela…

2 Eylül 2011 Cuma

Beşiktaş' ımı çok özledim ( be abi!)

104 gün, yani (tam gün hesabı yaparsak) yaklaşık olarak 2.496 saat olmuş Beşiktaş’ ımı kanlı canlı izlemeyeli. Şimdi çıkıp bana Alania maçlarından falan bahsetmeyin. O maçlar üzerindeki “hazırlık maçı” havası, özlemimin dinmesine engel oldu. Hani çok acıkırsınız da, yemek hazırlanana kadar ufak bir ekmek parçasının arasına peynir koyarsınız ya, o iki maç benim için işte öyle bir şeydi.

Evet özledim, hem de çok özledim bu nedenle bir yanım, ligin bir an önce başlamasını istiyor. Diğer yanım ise ligler hiç başlamasın diyor. Neden mi?

Umarım yanılırım ama bu sezon, geçtiğimiz yılı arayacağız gibi geliyor. Hem de Fenerbahçe’ nin kolu kanadı kırılmışken, beceri fakiri yönetiminin olumsuz etkilerinden kurtulamayacak olan Galatasaray’ ın bu duruma rağmen, Trabzonspor şampiyonlar ligine (ki yeri gelmişken söyleyeyim; Trabzon haklı beyler!) konsantre olup, 1-2 ay süper ligden uzak kalacakken…

Bursa mı? O kim la? (seni de özledim Behzat reyizz J)

Neyse bırakalım teksas’ ı tommiks’ i de konumuza dönelim Şansal’cım. Evet bu yıl takımımdan korkuyorum. Sağda solda okuduklarım, TV’ de takımı bir arada gösteren görüntüler, Alania maçından enstantaneler bana bunları düşündürtüyor. TV’ de takımı bir arada gösteren görüntülerde, sanki tek bir takım değil de birden fazla takım aynı renk eşofmanları giymiş gibi hissediyorum (Bkz: Atletico Madrid maçı öncesinde yapılan turistik gezinin görüntüleri). Sanki oyuncuların bir kısmı, diğer bir kısmıyla küs ya da adam yerine koymuyor. Alania maçında takım gol atıyor, futbolcular kendi aralarında küçük gruplar halinde seviniyor. Takım atak yediğinde ise tipik hücre yapılanması gibi hareket ediliyor. Sanki her küçük takım, kendi bölgesini temiz tutmaya çalışıyor. Tamam, herkes kapısının önünü temizlerse, tüm sokak temiz olur. Güzel söz, eyvallah, hatta bu sözün içerdiği derin sosyalizm propagandasına da lafımız yok ama bu adamlar Belediye Fen İşleri Daire Başkanlığı’ nda çalışmıyor ki. Bu adamlar futbolcu ve futbol da bir takım oyunudur. Başarı için koordineli bir şekilde kanat varyasyonları yapmak lazım, kolektif bir şekilde pasa dayalı oynamak lazım. (Kulakların çınlasın Ömer Üründül, üstadımızsın. Senden öğrendik bu yakışıklı tanımlamaları J)

Tüm bunları düşünürken birden şu kelimeler beliriyor kafamda;

“Aman bee, neyse ne!! Yense de, yenilse de, kötü de oynasa özledim Beşiktaş’ ımı”

Harbiden özledik, hem de çok özledik be abi!! (Toprağın bol olsun Optik Başkan)