24 Nisan 2013 Çarşamba

SİYAH BEYAZ PASTANIN BONNYFOOD'U


Sparta Prag’ ın B takımında oynarken tanımıştı futbol piyasasıyla yakından ilgilenenler. Daha doğrusu, futbol manager oyunu tutkunları. Oyunda hile hurdaya girmeden, oldukça makul fiyata takımınıza transfer edebiliyordunuz. Sonrasında ise gelsin goller, gitsin asistler…

1988 doğumlu, Fildişi Sahilleri menşeli bu oyuncu, yıllardır milli takımlarında golcü sıkıntısı yaşayan Çek’ ler tarafından millileştirilmek istendi. Ancak “oyuncu nasıl olsa cepte” mantığıyla hareket eden Çek bürokrasisinin (bizimkini aratmayan) müthiş hızı (!) nedeniyle işlemler sürerken, anavatanının hocasının manevrası sonucu, Burundi (Evet, Afrika’ da böyle bir ülke var.) ile Fildişi Sahilleri arasında oynanan bir müsabakanın 80. dakikasında oyuna katıldığında, Bony artık milli takımını seçmişti. Bu süreç bana birkaç yıl öncesinde yaşanan E. Emenike’ nin (Karabükspor’ un henüz süper lige çıkmadığı dönemde) milli takım seçme sürecini anımsattı ama konumuz bu değil, devam edelim…  

Eski günleri mazide kalan Sparta Prag’ da parladıktan sonra nihayet 2011 yılında Vitesse takımı, Bony’ yi kadrosuna katmıştı. Her ne kadar Avrupa’ nın önde gelen liglerinden olmasa da, bir golcü için (deyim yerindeyse) “köpeksiz köy” olan Eredivisie, doğal olarak, iki ayağını da kullanabilen, bitiriciliği gayet iyi olan, kadife bilekli, mental açıdan yaşının üzerinde olan bu genç oyuncu için iyi bir seçenekti. Artık gerçek hayatta da Futbol Manager oyunundaki gibi gol makinesine dönüşme sürecine girmişti. Açıkçası ben oyuncunun gerçek hayattaki performansının, FM oyunundaki seviyesine (Bkz: Henüz 22 yaşındaki FM istatistikleri) ulaşamayacağını düşünüyorum. Ancak Maxim Tsigalko kadar da hayal kırıklığı yaşatmayacaktır. Bakalım, önümüzdeki yıllarda neler olacağını göreceğiz.



Geçtiğimiz transfer dönemlerinde yurtiçinden Bursaspor ve Galatasaray’ ın almak istediğine dair haberler çıkmıştı. Yurtdışında ise B. Dortmund, Chelsea, Tottenham, W. United, Juventus bu oyuncu ile ilgileniyor deniyor (du).


2 gündür medyada çıkan haberlere göre (doğru olup, olmadığı tartışmaya açık) ise; Bony Wilfried, Beşiktaş’ ın ileri görüşlü (!) scout ekibinin gözüne ise “nihayet” geçtiğimiz günlerde girebilmiş ve futbolcu avcısı (!) ekibimiz, dün itibariyle yönetime “alınsın” demiş. Hay Allah sizden razı olsun, sizin bu hızınız Çek Cumhuriyeti bürokrasisini bile mumla aratır!

Eğer medyada çıkan bu haberler doğru değilse, Bony Wilfried zaten Beşiktaş forması giymeyecektir.

Eğer medyada çıkan haberler doğru ise de Bony Wilfried’ in Beşiktaş forması giymeyecektir.

Çünkü bu çocuğu, taa S. Prag’ da iken kapatmak gerekirdi. Şimdi almak isterseniz de vermeniz gereken asgari tutar 10 milyon EUR’ dur. E bizde de o kadar para yok, dolayısıyla üzgünüm dostlar ama umutlanmaya da gerek yok. Zaten haber metinlerinden de masabaşı olduğu belli oluyor;

“Oyuncu ile her konuda prensip anlaşmasına varan Beşiktaş, sezon sonunda takımı ile masaya oturup, oyuncuyu siyah-beyaz renklere bağlayacak”

Böyle bir haber metninin neresini düzelteyim, (eğer sezon sonu sözleşmesi bitmiyorsa, ki bu oyuncunun bitmiyor) önce kulüple anlaşılması gerektiği, aksi durumun transfer yasağı almaya varacak sonuçlar doğurabileceği, kaldı ki zor olanın zaten bonservisinin alınmasının olduğu, kulübünün isteyeceği parayı ödeyecek mali gücün, Beşiktaş’ ta henüz olmadığı vs. vs.


Bu haberi okuyunca şu fıkrayı anımsadım;

Adamın biri "Kurban" konusunu anlatıyormuş: "Çocuğu olmayan Hazreti Davut, Allah'a dua etmiş, 'Ya Rabbi bana bir kız çocuğu ver, onu sana kurban edeyim' demiş. Dua tutmuş, Davut, kızının adını Ayşe koymuş, gel zaman git zaman, çocuğun kurban edileceği zaman gelmiş, Hazreti Davut kızı yatırmış, tam boğazını kesip kurban edecekken, Azrail, gökten bir keçiyle çıkagelmiş, 'kızı bırak, al bu keçiyi kurban et' demiş" !!!

Dinleyenlerden biri dayanamamış: "Yahu bunun neresini düzelteyim; Hz. Davut değil Hz. İbrahim; kız değil erkek; Ayşe değil İsmail; tam kesmek üzereyken, gökten Azrail değil, Cebrail çıkagelmiş, getirdiği de keçi değil koçmuş!" ...


Ha bakın az bir ihtimal şöyle olsa, tabi tadından yenmez;

Fernandes 15 milyon EUR’ ya satılabilirse, gelen parayla Alper Potuk ve Bony Wilfried alınırsa işte o zaman yönetim, akıllıca bir iş yapmış olur. Hatta bu transfer, Beşiktaş pastasının “çileği” olmasa da Bonnyfood’ u olur. Hem de azami 2 yıl sonra yüksek paraya satış garantili.

Peki bunun ihtimali?

Söylemeye dilim varmıyor…




Vakit ayırıp, yazımı okuduğunuz için teşekkür ederim.

Sağlıcakla kalın.

16 Nisan 2013 Salı

NİKAHINA BENİ ÇAĞIR BEŞİKTAŞ


Yağmur altında geçen Kasımpaşaspor maçından sonra yine yağmurlu, soğuk bir İstanbul akşamında (iş çıkışı) İnönü’ ye doğru yola çıktığımda ne galibiyet peşindeydim, ne güzel oyun. Oraya gitmek, Beşiktaş’a yanında olduğumu göstermek istedim. Hani herkesin bildiği meşhur hikayedeki, ağzında bir damla su ile devasa ateşi söndürmeye giden, “nasıl yapacaksın, imkansız” dendiğinde ise “yapamazsam da, en azından safımı belli ederim” cevabını veren karınca gibi hissediyordum kendimi.


Hatta twitter’ dan bana mention atarak (bu arada, şu mention kelimesinin Türkçesini bilen söylesin Allah aşkına) Samet Aybaba’ nın çıkardığı ilk onbiri yazıp, hemen ardından da “boşuna soğukta üşüyeceksin kardeş” notu düşen, koyu Beşiktaş’ lı (Not: O dostum, Beşiktaş adını vücuduna dövme yaptıracak kadar çok sever bu takımı) dostuma verdiğim cevapta gizliydi dün akşam ıslanmamın, üşümemin sebebi.


Bu arkadaşa şu cevabı verdim;

“Canları sağolsun kardeş”

Ve benim sevdamın sportif başarıyla ilgili olmadığını anlamayanlara inat, Taksim’ den stada doğru daha bir hızlı yürümeye başladım…

Esasında Beşiktaş taraftarının pek bilinmeyen bir özelliği vardır. Birkaç gruba ayrılırlar;

İlk grup, romantiklerden oluşur. İsterler ki Beşiktaş stadı yıkılmasın, kulüp yırtıcı kapitalizme teslim olmasın, “Ülker” firmasının adı formada taşınmasın, hatta arma ve futbolcu isminden başka hiçbir şey formada yer almasın. Bu arkadaşlar, her futbol muhabbetinde Livorno’ yu anarlar, Seba’ lı günlerin etkisinde yaşarlar hala.

Ben bu kesimin, (üzülerek belirtmeliyim ki) çağın gerisinde kaldığını düşünüyorum. Keşke dünya o kadar güzel bir yer olsaydı. Ancak ne yazık ki değil…


İkinci grup ise, “Çıldırt bizi, delirt bizi başkan”, “yetmez Demirören” gibi sloganlar atabilen, havaalanında futbolcu karşılayan, sportif başarı gelmeyince ise önce baş tacı yaptıklarına sıralama nedeniyle düşman kesilenlerdir. Bu arkadaşlar, tribünde genelde “Haydi haydi Allah aşkına, Xspor p*çini döndür şaşkına” ya da “Koy Xspor’a, Koy Yspor’a, koy şu g*tveren Zspor’ a, innnşallah” tezahüratına sarılır. Sırf bu bile o kesimin yaş ortalaması ve futbola bakış açısının kalitesi konusunda fikir vermektedir.

Bu gruptaki dostlara sesleniyorum;

“Bakın canlar, takım tutmadaki tek kriteriniz sportif başarı ise Beşiktaş size göre değil, siz çok yanlış gelmişsiniz. Fanatizm daha da yükseklere çıkmadan önce hafiften kendinize uygun olan başka kulüplere yönelin. Kimsenin Beşiktaşlılığını sorgulamak haddime düşmez ama Beşiktaş’ ı diğerlerinden ayıran kavramlara yabancı, kupalara, sportif başarılara, büyük transferlere meyilli iseniz Beşiktaş, ait olduğunuz yer olmayabilir.”



Kimisi ise sportif başarının paraya endeksli olduğunun farkındadır. Bu duruma içten içe çok üzülür ama onlara göre bunun için yapılması gereken her şey (sponsorluk anlaşmaları, stada/formaya reklam alma, bilet fiyatları vs. vs.) yapılmadır. Sportif başarının gelme ihtimalinde bile içi içine sığmaz, aylar öncesinden, 34. haftadaki Kayseri deplasmanında şampiyonluk kupasını alıp, gelmek için planlar yapar. Beraber gitmek istediği insanların aklını çelmeye, “tamam gelirim” sözünü onlardan almaya çalışır. Sonra öyle veya böyle işler kötü gidince de, takıma sırtını dönmez. Kaybolan şampiyonluk ihtimalinden sonra stada doğru giderken kendi kendine “Aldırma Kartal Aldırma” tezahüratını mırıldandığını fark eder (*).


Aslında “Aldırma” dediği kendisidir, bunun farkındadır. O anlarda, sevdiği kızın başkasıyla yaptığı nikaha (nikah şahidi olmak üzere) gidebilen Ümit Besen çaresizliğiyle yol almaktadır. “Nikahına beni çağır Beşiktaş, istersen şahidin olurum senin” dercesine İnönü Stadı’ na doğru yürümektedir. Ve yolda sigara üzerine sigara yakar.

(*) Aslında bir şey daha fark eder; genelde Beşiktaş tribünün her Nisan-Mayıs aylarındaki değişmez tezahüratının “Aldırma Kartal” olduğu aklına gelir. Ve hüznü, daha bir artar…

“Başın öne eğilmesin aldırma kartal aldırma,
Başın öne eğilmesin aldırma kartal aldırma,
En büyük sen değil misin,
Aldırma kartal aldırma,
Aldırma kartal aldırma,
Kartal aldırma.

Dışarda yüz bin taraftar,
Bir gün ağlar bir gün coşar,
Seni bu sesler oyalar,
Aldırma kartal aldırma,
Aldırma kartal aldırma,
Kartal aldırma.”



Esasında yazıya başlarken amacım dünkü maçı analiz etmekti ama başladıktan sonra vazgeçtim. Ancak mabetten izlediğim sondan üçüncü maça dair kısa bir şey söylemek istiyorum ;

“Beşiktaş JK, Antalyaspor maçını Samet Aybaba’ ya rağmen kazanmıştır ve şampiyonlar ligine katılma şansı matematiksel olarak devam etmektedir.”

Bu son cümle ile sportif başarısızlıkta kimi sorumlu tuttuğumu sanırım anlatabilmişimdir…



Zaman ayırıp, yazımı okuduğunuz için teşekkür ederim.

Sağlıcakla kalın.