29 Temmuz 2013 Pazartesi

FERNANDES'İ HARCAYACAKLAR MATMAZEL

Son günlerde kaptanlık mevzusu yine açıldı. Zaten bu konu sürekli ısıtılıp, ısıtılıp önümüze getirilmekte ve her nasılsa o yaşananların sonunda kazanan hep İbrahim Toraman olur. Bu durumu G. Lineker tarzı yorumlayacak olursak;

“BJK’ de kaptanlık, sürekli başka oyunculara verilmek istenen ama bir şekilde (!) İbrahim Toraman’ da kalan bir müessesedir.”

İbrahim Toraman’ ı bende sizler gibi, ekrandan tanıyorum. Ancak Beşiktaş’ ı çok yakından takip eden ve önemli ulusal gazetelerden birinin spor müdürü olan biriyle “Fernandes hakkında çıkan haberler” üzerine sohbet ederken, şu sözleri söylediğinde Toraman hakkındaki kanaatim netleşmişti(*);

“Aslında İbrahim Toraman karıştırıyor ortalığı, tamam Fernandes’ in de hatalı davranışları var ama bunu çok sıkı fıkı olduğu bazı muhabirler aracılığıyla basına sızdıran, hatta kendine yakın oyuncuları Fernandes’ e karşı örgütleme çabasında olan bir kaptanı var Beşiktaş’ ın!!!”


(*) Hırsını, mücadelesini severim o ayrı ama Toraman, benim için İ. Üzülmez’ i tahrik eden ve kulüpten kovulmasına neden olan adamdır.


Tamam herkes ekmeğinin peşinde, bir gazeteci aldığı duyumu, haberi yayınlamakla mükelleftir. Ancak BJK muhabirlerinin çoğu, habercilikten ziyade,

-         Kulüp içi dengeleri organize etmeye, yönetmeye çalışıyorlar,
-         Yakın oldukları futbolcuların/yöneticilerin lehinde haberler yapma gayreti çalışıyorlar,
-         Patronlarının (kimi kastettiğimi anlamayanlara ipucu: tüpçü) kendisinden sonraki başkanı itibarsızlaştırma amaçlarına, bile isteye, gönüllü olarak alet olurlar. (Bkz: Siz Tanrı parçacığı mısınız?)

Fikret Orman yönetiminin bu tip insanlarla daha çok başı ağrıyacaktır. Ancak bence bunun çözümü oldukça basittir;

Bu tip maksatlı haberler yapan, takımın ahengini bozmaya yönelik olarak kamuoyu oluşturmaya çalışan isimleri tek tek tespit edeceksin. Antrenmana almayacaksın, hatta çalıştıkları kurumun diğer mensuplarına da boykot uygulayacaksın.

Farkındayım bu çözüm önerisi, pek insancıl değil, hatta gaddarca ama bence böyle yapılmadığı müddetçe başta tüpçü medya olmak üzere, Toraman ve avanesi takımı karıştıracaklar. Şu anda da hedefte Önder Özen ve Beşiktaş düşmanlarının ezeli ve ebedi malzemesi M. Fernandes olacaktır. Kaptanlık meselesi nedeniyle de özellikle Fernandes ağır risk altındadır.

Aşağıda, hangi takımı tuttuğu dahi bilinmemesine rağmen, Beşiktaş kongrelerinde en saflarda yer alan, Toraman’ dan sızdırdığı bilgilerle medyada kendine yer edinen ve maalesef birçok Beşiktaşlı tarafından “hakiki BJK muhabiri” zannedilen Figen Civan’ ın attığı tweetler var.





















Şu hadsizliğe bakar mısınız? Kendi çapına bakmadan, koskoca Beşiktaş kulübünün sportif direktörünü (Z. Önder Özen isminden bağımsız söylüyorum), alenen tehdit ediyor, ayar veriyor küçük hanımefendi(!!!)

Yönetimin acilen bu konuda bir şeyler yapması gerekiyor…

DOLMABAHÇE ANTİK KENTİ BULUNDU

Yıllardır beklenen “kazmayı vurma” izninin alınmış olması, benimde dahil olduğum çok sayıda Beşiktaşlıyı, hem mutlu etti, hem de korkuttu.

Mutlu etti çünkü, artık endüstriyel bir hal alan futbolun en önemli besin kaynağı para oldu. Ve rakiplerinizin yeni statları para basarken, sizin maçlarınızı eski bir statta yapmanız, gelirlerinize önemli bir darbe vuruyordu. Geç kalınmış her sezon, onlarla aradaki farkın büyümesi demekti.

Korkuttu çünkü, İnönü Stadı rant açısında İstanbul’ un (hatta ileri gideyim, bence tüm Türkiye’ nin) en kıymetli yerinde bulunuyordu. Ve yıllarca ülkeyi, kaynaklarını, halkını talan etmeye doyamamış olanların, bir şekilde o değerli araziyi, tarihi eser, doğal görünüm vb. sebepler öne sürerek BJK’ ye yedirmemek için can havliyle saldıracak olmalarının tarafımızca iyi biliniyordu.

Stat kaydı, kayıyor, kayacak derken bakan değişti ve işler hızlandı, inşaat izni alındı.

Sonra Çarşı grubunun Gezi parkı olaylarında takındığı tavır nedeniyle tee Ankara’ da oturan, gözlüklü, sempatik olduğunu zanneden ama aslında hiç sevimli olmayan biri (kalbim kadar temiz olan bu sayfada O’ nun adını anmak istemiyorum, anlamışsınızdır kim olduğunu) inşaata siyaseti soktu.

Muhtemelen o tıynette olanlardan birisi de geçenlerde bir fotoğraf çekerek, inşaatta tarihi eser bulunduğunu iddia etti. Başta radikal olmak üzere necip Türk medyası ise balıklama atladı. Zaten (diğer takım taraftarı olan gazetecileri geçtim) Beşiktaşlı olan medya mensupları dahi, sürekli bu kulübe zarar vermiştir, verecektir.

“Ulan, o tarihi eser çıktığını söylediğiniz yer, yeni açık tribünün bulunduğu yer, yani daha toprak altına bile girilmedi, nasıl bir tarihi eser çıkabilir tribünden” demeye kalmadan, inceleme başladı. Hoş, toprak altına girilse bile, eskiden ahır olduğu bilinen bir yerden çıksa çıksa at toynağı çıkar, onu da Beşiktaş düşmanları evinin duvarına assınlar.

Sonuç, inşaat devam ediyor.



Derken elime bazı fotoğraflar ulaştı. Hakikaten İnönü stadında tarih eser çıkmış. Hem de ne tarih, bütün tarih kitaplarını çöpe atın. Zira aşağıdaki fotoğraftan da anlaşılacağı üzere, Dolmabahçe’ de antik kent kalıntılarına ulaşılmış. Hem de bir ucu İzmir/Selçuk’ ta bulunan Efes Antik kentinin, İstanbul’ da ki kısmıymış. Bu durum, fotoğraflardan da gayet net anlaşılıyor. Neyse bize de artık oraya gidip, hacı olmak düşer!






Tarihi eser bulunsun da inşaat dursun diye sabah akşam dua edenlere not: Lan bi gidin işinize!!



15 Temmuz 2013 Pazartesi

BEŞİKTAŞ' TA Kİ GELİŞMELERLE İLGİLİ BİRİKTİRDİKLERİM

Bazı sebeplerden ötürü epeydir Beşiktaş ile ilgili yazı yazmıyordum. Lig biteli 2 aydan fazla bir zaman geçti, Beşiktaş’ ta çok önemli gelişmeler oldu, yazmak istedim ama yazamadım. Bir süre sonra yazarım dedim. Tabi bu esnada gelişmeler birikti, birikti ve birikti…

Bu nedenle bazı başlıklar üzerinden “kısaca” görüşlerimi bildirmek istedim. Bu yazıyı yeni sezon öncesinde bir kolaj çalışması olarak kabul edebilirsiniz. Aşağıdaki konulardan bazılarıyla ilgili derinlemesine yorumlarımı ise ilerleyen günlerde yapmayı planlıyorum.

UEFA CEZASI

2010-2011 sezonunda baş döndürücü transfer hamlelerinden beklediği sonucu alamayan yöneticiler ve özellikle yedek hoca (!) gelecek yıl yerlerini garantiye alabilmek için bir takım haltlar karıştırmışlar. Bu haltlar şike midir, bence değil ama kulübün adının utanç verici dava dosyalarında geçmesine yetti.

UEFA disiplin kurulu 1 yıl men cezası verdi. (Bu arada iş öyle saçma oldu ki, 1 yıl UEFA kupasına gidebilmek için 2 yıldır UEFA’ ya gidemez hale gelmek üzereyiz. Sizin matematiğinizi…)

Evet cezanın ertelendiği söyleniyor. Ancak belirtmek gerek, bu durum ceza aldığımız anlamına gelir ama ne için verildi bize bu ceza? Spor hukukçusu değilim, kulüpte derin abiler tanımıyorum. Sadece okuduklarımdan anladığım; biz şike suçlaması nedeniyle cezalandırılmadık. Şike yaptığımız (tabi UEFA’ nın iddiasıdır bu) halde “Biz şike falan yapmadık” diye beyanda bulunup, o sezon Avrupa turnuvalarına katıldığımız için aldık. UEFA’ nın yerel ligde yapılan bir şikeye Avrupa’ dan men cezası (Geriye dönük olarak hem de) vermesini mantıksız buluyorum. Böyle düşünmemin en önemli sebebi de şike yaptığı alenen bilinen Steau Bükreş takımına men cezası verilmemesi. S. Bükreş takımı yerel federasyondan o olay için ceza (puanı silindi yanlış hatırlamıyorsam) almış, kurumsal olarak “suçunu kabul etmiş ve özür dilemiş” ve Avrupa maçlarına çıkabilmek için UEFA’ ya yalan söylememiştir. Bu nedenle UEFA tarafından ayrıca cezalandırılmamıştır. Yoksa Steau Bükreş’ in eti ne, budu ne ki bizim camialarımızın yapamadığı kulisi yapabilsin. Eğer dünyanın herhangi bir kurumunda Romanya kadar bile lobimiz yoksa kapatalım kepenkleri, ülkeyi fesh edelim, gidelim. O yüzden S. Bükreş örneği çok doğru bir karşılaştırma değil sanki. Olayı da “Biz Türk olduğumuz için bize çifte standart uygulandı” gibi, 20-30 sene öncesinin paranoyalarıyla açıklamak, işin kolayına kaçmaktır.

Umarım UEFA Temyiz Mahkemesi (herkes “Tahkim” diyor ama doğrusu bu), lehimize karar verir. Kötü ve utanç dolu geçen 9 yılın son ayağı da bu olur. O İBB’ nin başımıza bir çorap öreceği belliydi aslında, koca camianın üzerine kabus gibi çöküp, gittiler resmen…


STADYUM

Not: Bu başlıkta yazacaklarım için rakip takımları tutan dostlarım kusura bakmasınlar.

Fenerbahçe, stadını bizimle ortak kullanmak için “Galatasaray’ ın da izin vermesini” şart koştuğunda bu işin olmayacağı belliydi. Zira Galatasaray’ ın asla bu işe “evet” demeyeceğini biliyorlardı ve bence böyle yaparak kaçak güreştiler. Yani Galatasaray hiç olmazsa, kabul etmeyeceğini açık açık söyledi ama Fenerbahçe yönetimi sarı kırmızı camianın arkasına saklandı. Hiç şık değildi ve son yıllarda oluşan dostluk köprüsünün Thor’ un çekiciyle kırılmasından farksızdı.

Elde 2 alternatif var;

Birincisi, Olimpiyat stadı ama orayı da Önder Özen ve futbolcuların hiç istemediği biliniyor. Biletler ucuz bile olsa, takım şampiyonluk yarışı veremezse, ortalama 5-6 bin kişiyle oynarız diye düşünüyorum.

İkincisi Kasımpaşa stadı (Evet, Atatürk havaalanına ısrarla Yeşilköy Havaalanı diyenler, niye öyle diyorsa bende bu sebeple o stada Kasımpaşa stadı diyorum). Tribünlerin sahaya yakınlığı, ulaşım gibi nedenlerle en cazip seçenek gibi duruyor. Ancak oradan da çatlak sesler çıkıyor ve bu durum, yani 3 kuruşluk camia ile muhatap olmak ve üzerine birde istenmemek yeterince üzücü bir husus bizler için.

Ha yeri gelmişken söyleyeyim, Gezi direnişinde Çarşı’ nın arkasına saklanarak eylem yapan bazı arkadaşlar da “Çarşı koltuklarımıza zarar verir” diye su koyvermeye başladı. Haziran ayının ilk günlerinde Köyiçi’ nde Çarşı ile buluşup, kolkola Taksim’ e çıkarken tüylerinin diken diken olduğunu söyleyenlerin bir kısmının şimdi, “babalarının malı (!!)” olan statlarına o insanların zarar vereceğine inandığını söylemelerini tarih affetmeyecektir. Tarih affetse ben affetmeyeceğim. Çocuğuma bile bu ihaneti (hatta daha sert söyleyeyim; dönekliği) anlatacağım.


GENÇLEŞTİRME OPERASYONU

Yıllardır aynı şeyler söylenir; “takımın yaş ortalamasını düşüreceğiz, kadromuzda 24 yaşın altında şu kadar futbolcu var, kolej takımı oluşturuyoruz, hocamız da zaten gençlere şans vermeyi seven bir hoca vs. vs.” her sene inanırım bu söylemlere ancak geçen yıl olduğu kadar hiç ümitlenmemiştim. Fakat sahaya çıkan oyuncularımızın yaş ortalaması genelde 28-29 civarında oldu. Bu yıl yine aynı şeyler söyleniyor, Önder Özen etkisiyle son bir şans veriyorum. Eğer bu yıl da yaş ortalaması 28 olan bir kolej takımı olursak, bir daha asla bu tip söylemlere inanmayacağım.

Z. ÖNDER ÖZEN

Hakkında söylenecek çok şey var ama özetleyecek olursak;

Evet bu futbol filozofu Beşiktaş’a sportif direktör oldu. Hakkında klasik saçmalıklar öne sürüldü, tonla çamur atma girişimleri de yapıldı. Hatta ilk basın toplantısında adama “Siz Tanrı parçacığı mısınız?” şeklinde soru soran bir insan parçacığı bile oldu. Ama ben bu adama güveniyorum. 18 Haziran 2013 tarihli basın toplantısını cd’ ye kaydedip, arabada giderken falan tekrar tekrar dinleyesim geliyor. Ama üzülerek söylüyorum ki, bu adamı da (İ. Altınsay örneğinde olduğu gibi ) kaçıracaklar gibime geliyor. İ. Altınsay’ dan geriye bir tek Oğuzhan hatıra kaldı, Önder Özen’ den ise bir tek Pedro Franco hatıra kalacak gibi. Umarım yanılırım.


SLAVEN BİLİÇ

Adam gitar çalıyor, küpe takıyor, dövmeleri var, atlıyor zıplıyor, asi, sosyalist gibi söylemlere bakınca aklıma şu geliyor; Beşiktaş’ a hoca değil, kendimize arkadaş almışız! Carvalhal’ de çok iyi insandı ve gol atınca çok güzel seviniyordu.

Kriterler bunlar olmamalı bence…

Bunu söyledim diye Biliç hamlesini eleştirdiğim zannedilmesin, İyi bir hoca olup, olmadığını zaman gösterecektir. Yönetim bir kumar oynamıştır ama bence iyi bir kumar oynamıştır. Ben olsam bende mevcut durumda Biliç’ i getirebilirdim, eleştirdiğim tek nokta şudur;

Beşiktaş taraftarının futbol dışı özelliklerden etkilenerek “Geleneksel böyle hocamız/futbolcumuz olsun şampiyon olmasak da olur şenliklerini” başlatmasıdır.

KALECİ SORUNU

En iyi seçenek Tolga Zengin’ dir ama aynen stadyum olayında olduğu gibi konu çok uzamıştır. Her gün gazetelerde “Tolga Zengin müjdesi, Tolga’ da sorun çıktı, Tolga ile şu kadar paraya anlaşıldı, Trabzon yönetimi rest çekti” şeklinde haberler okumaktan sıkıldım. Tamam Tolga’ nın kendisi (ailevi sebeplerle) gelmeyi çok istemektedir ama Trabzonspor yönetiminin bu kadar uzatmasını yakışıksız buluyorum. Hele “satmıyoruz” açıklaması, başkanlarının “Top yuvarlak ama biz değiliz. Tolga’ yı satmayacağız.” gibi açıklamaları, bu transfer hikayesini mide bulandırıcı seviyeye indirmiştir. Görüşüm; “2,5 milyon EUR’ ya veriyorsan ver, yoksa keyfin bilir.” şeklindedir.

İkinci alternatif Sinan Bolat ile ilgili olarak da attığı kafa golü ve yerdeyken kurtardığı bir pozisyon (ki bu pozisyon Sinan ile ilgili haberlerin videolarında hep kullanılır) dışında bildiğim bir şey yok.

En azından gerçek hayata dair. Böyle diyorum çünkü kendisi Futbol Manager’ da çılgın atan, milli takımın değişmez kalecisi olan, birkaç kez Avrupa’ da en iyi kaleci seçilen, 32 yaşında bile M. United’a 8 milyon Sterlin’e (hem de hile yapmaksızın) satılabilen bir kaleci olduğu için FM editörlerine güvenmek istiyorum. Ancak Sinan Bolat’ ın o oyundaki başarısını ve gerçek hayattaki durumunu karşılaştırınca aklıma hep Maxim Tsigalko geliyor. (O oyunu 10 yıl önce oynamış olanlar ne demek istediğimi anlamıştır.)


Ha bir de, adettendir;

YILDIRIM DEMİRÖREN

Yeter.






Sağlıcakla kalın.

24 Nisan 2013 Çarşamba

SİYAH BEYAZ PASTANIN BONNYFOOD'U


Sparta Prag’ ın B takımında oynarken tanımıştı futbol piyasasıyla yakından ilgilenenler. Daha doğrusu, futbol manager oyunu tutkunları. Oyunda hile hurdaya girmeden, oldukça makul fiyata takımınıza transfer edebiliyordunuz. Sonrasında ise gelsin goller, gitsin asistler…

1988 doğumlu, Fildişi Sahilleri menşeli bu oyuncu, yıllardır milli takımlarında golcü sıkıntısı yaşayan Çek’ ler tarafından millileştirilmek istendi. Ancak “oyuncu nasıl olsa cepte” mantığıyla hareket eden Çek bürokrasisinin (bizimkini aratmayan) müthiş hızı (!) nedeniyle işlemler sürerken, anavatanının hocasının manevrası sonucu, Burundi (Evet, Afrika’ da böyle bir ülke var.) ile Fildişi Sahilleri arasında oynanan bir müsabakanın 80. dakikasında oyuna katıldığında, Bony artık milli takımını seçmişti. Bu süreç bana birkaç yıl öncesinde yaşanan E. Emenike’ nin (Karabükspor’ un henüz süper lige çıkmadığı dönemde) milli takım seçme sürecini anımsattı ama konumuz bu değil, devam edelim…  

Eski günleri mazide kalan Sparta Prag’ da parladıktan sonra nihayet 2011 yılında Vitesse takımı, Bony’ yi kadrosuna katmıştı. Her ne kadar Avrupa’ nın önde gelen liglerinden olmasa da, bir golcü için (deyim yerindeyse) “köpeksiz köy” olan Eredivisie, doğal olarak, iki ayağını da kullanabilen, bitiriciliği gayet iyi olan, kadife bilekli, mental açıdan yaşının üzerinde olan bu genç oyuncu için iyi bir seçenekti. Artık gerçek hayatta da Futbol Manager oyunundaki gibi gol makinesine dönüşme sürecine girmişti. Açıkçası ben oyuncunun gerçek hayattaki performansının, FM oyunundaki seviyesine (Bkz: Henüz 22 yaşındaki FM istatistikleri) ulaşamayacağını düşünüyorum. Ancak Maxim Tsigalko kadar da hayal kırıklığı yaşatmayacaktır. Bakalım, önümüzdeki yıllarda neler olacağını göreceğiz.



Geçtiğimiz transfer dönemlerinde yurtiçinden Bursaspor ve Galatasaray’ ın almak istediğine dair haberler çıkmıştı. Yurtdışında ise B. Dortmund, Chelsea, Tottenham, W. United, Juventus bu oyuncu ile ilgileniyor deniyor (du).


2 gündür medyada çıkan haberlere göre (doğru olup, olmadığı tartışmaya açık) ise; Bony Wilfried, Beşiktaş’ ın ileri görüşlü (!) scout ekibinin gözüne ise “nihayet” geçtiğimiz günlerde girebilmiş ve futbolcu avcısı (!) ekibimiz, dün itibariyle yönetime “alınsın” demiş. Hay Allah sizden razı olsun, sizin bu hızınız Çek Cumhuriyeti bürokrasisini bile mumla aratır!

Eğer medyada çıkan bu haberler doğru değilse, Bony Wilfried zaten Beşiktaş forması giymeyecektir.

Eğer medyada çıkan haberler doğru ise de Bony Wilfried’ in Beşiktaş forması giymeyecektir.

Çünkü bu çocuğu, taa S. Prag’ da iken kapatmak gerekirdi. Şimdi almak isterseniz de vermeniz gereken asgari tutar 10 milyon EUR’ dur. E bizde de o kadar para yok, dolayısıyla üzgünüm dostlar ama umutlanmaya da gerek yok. Zaten haber metinlerinden de masabaşı olduğu belli oluyor;

“Oyuncu ile her konuda prensip anlaşmasına varan Beşiktaş, sezon sonunda takımı ile masaya oturup, oyuncuyu siyah-beyaz renklere bağlayacak”

Böyle bir haber metninin neresini düzelteyim, (eğer sezon sonu sözleşmesi bitmiyorsa, ki bu oyuncunun bitmiyor) önce kulüple anlaşılması gerektiği, aksi durumun transfer yasağı almaya varacak sonuçlar doğurabileceği, kaldı ki zor olanın zaten bonservisinin alınmasının olduğu, kulübünün isteyeceği parayı ödeyecek mali gücün, Beşiktaş’ ta henüz olmadığı vs. vs.


Bu haberi okuyunca şu fıkrayı anımsadım;

Adamın biri "Kurban" konusunu anlatıyormuş: "Çocuğu olmayan Hazreti Davut, Allah'a dua etmiş, 'Ya Rabbi bana bir kız çocuğu ver, onu sana kurban edeyim' demiş. Dua tutmuş, Davut, kızının adını Ayşe koymuş, gel zaman git zaman, çocuğun kurban edileceği zaman gelmiş, Hazreti Davut kızı yatırmış, tam boğazını kesip kurban edecekken, Azrail, gökten bir keçiyle çıkagelmiş, 'kızı bırak, al bu keçiyi kurban et' demiş" !!!

Dinleyenlerden biri dayanamamış: "Yahu bunun neresini düzelteyim; Hz. Davut değil Hz. İbrahim; kız değil erkek; Ayşe değil İsmail; tam kesmek üzereyken, gökten Azrail değil, Cebrail çıkagelmiş, getirdiği de keçi değil koçmuş!" ...


Ha bakın az bir ihtimal şöyle olsa, tabi tadından yenmez;

Fernandes 15 milyon EUR’ ya satılabilirse, gelen parayla Alper Potuk ve Bony Wilfried alınırsa işte o zaman yönetim, akıllıca bir iş yapmış olur. Hatta bu transfer, Beşiktaş pastasının “çileği” olmasa da Bonnyfood’ u olur. Hem de azami 2 yıl sonra yüksek paraya satış garantili.

Peki bunun ihtimali?

Söylemeye dilim varmıyor…




Vakit ayırıp, yazımı okuduğunuz için teşekkür ederim.

Sağlıcakla kalın.

16 Nisan 2013 Salı

NİKAHINA BENİ ÇAĞIR BEŞİKTAŞ


Yağmur altında geçen Kasımpaşaspor maçından sonra yine yağmurlu, soğuk bir İstanbul akşamında (iş çıkışı) İnönü’ ye doğru yola çıktığımda ne galibiyet peşindeydim, ne güzel oyun. Oraya gitmek, Beşiktaş’a yanında olduğumu göstermek istedim. Hani herkesin bildiği meşhur hikayedeki, ağzında bir damla su ile devasa ateşi söndürmeye giden, “nasıl yapacaksın, imkansız” dendiğinde ise “yapamazsam da, en azından safımı belli ederim” cevabını veren karınca gibi hissediyordum kendimi.


Hatta twitter’ dan bana mention atarak (bu arada, şu mention kelimesinin Türkçesini bilen söylesin Allah aşkına) Samet Aybaba’ nın çıkardığı ilk onbiri yazıp, hemen ardından da “boşuna soğukta üşüyeceksin kardeş” notu düşen, koyu Beşiktaş’ lı (Not: O dostum, Beşiktaş adını vücuduna dövme yaptıracak kadar çok sever bu takımı) dostuma verdiğim cevapta gizliydi dün akşam ıslanmamın, üşümemin sebebi.


Bu arkadaşa şu cevabı verdim;

“Canları sağolsun kardeş”

Ve benim sevdamın sportif başarıyla ilgili olmadığını anlamayanlara inat, Taksim’ den stada doğru daha bir hızlı yürümeye başladım…

Esasında Beşiktaş taraftarının pek bilinmeyen bir özelliği vardır. Birkaç gruba ayrılırlar;

İlk grup, romantiklerden oluşur. İsterler ki Beşiktaş stadı yıkılmasın, kulüp yırtıcı kapitalizme teslim olmasın, “Ülker” firmasının adı formada taşınmasın, hatta arma ve futbolcu isminden başka hiçbir şey formada yer almasın. Bu arkadaşlar, her futbol muhabbetinde Livorno’ yu anarlar, Seba’ lı günlerin etkisinde yaşarlar hala.

Ben bu kesimin, (üzülerek belirtmeliyim ki) çağın gerisinde kaldığını düşünüyorum. Keşke dünya o kadar güzel bir yer olsaydı. Ancak ne yazık ki değil…


İkinci grup ise, “Çıldırt bizi, delirt bizi başkan”, “yetmez Demirören” gibi sloganlar atabilen, havaalanında futbolcu karşılayan, sportif başarı gelmeyince ise önce baş tacı yaptıklarına sıralama nedeniyle düşman kesilenlerdir. Bu arkadaşlar, tribünde genelde “Haydi haydi Allah aşkına, Xspor p*çini döndür şaşkına” ya da “Koy Xspor’a, Koy Yspor’a, koy şu g*tveren Zspor’ a, innnşallah” tezahüratına sarılır. Sırf bu bile o kesimin yaş ortalaması ve futbola bakış açısının kalitesi konusunda fikir vermektedir.

Bu gruptaki dostlara sesleniyorum;

“Bakın canlar, takım tutmadaki tek kriteriniz sportif başarı ise Beşiktaş size göre değil, siz çok yanlış gelmişsiniz. Fanatizm daha da yükseklere çıkmadan önce hafiften kendinize uygun olan başka kulüplere yönelin. Kimsenin Beşiktaşlılığını sorgulamak haddime düşmez ama Beşiktaş’ ı diğerlerinden ayıran kavramlara yabancı, kupalara, sportif başarılara, büyük transferlere meyilli iseniz Beşiktaş, ait olduğunuz yer olmayabilir.”



Kimisi ise sportif başarının paraya endeksli olduğunun farkındadır. Bu duruma içten içe çok üzülür ama onlara göre bunun için yapılması gereken her şey (sponsorluk anlaşmaları, stada/formaya reklam alma, bilet fiyatları vs. vs.) yapılmadır. Sportif başarının gelme ihtimalinde bile içi içine sığmaz, aylar öncesinden, 34. haftadaki Kayseri deplasmanında şampiyonluk kupasını alıp, gelmek için planlar yapar. Beraber gitmek istediği insanların aklını çelmeye, “tamam gelirim” sözünü onlardan almaya çalışır. Sonra öyle veya böyle işler kötü gidince de, takıma sırtını dönmez. Kaybolan şampiyonluk ihtimalinden sonra stada doğru giderken kendi kendine “Aldırma Kartal Aldırma” tezahüratını mırıldandığını fark eder (*).


Aslında “Aldırma” dediği kendisidir, bunun farkındadır. O anlarda, sevdiği kızın başkasıyla yaptığı nikaha (nikah şahidi olmak üzere) gidebilen Ümit Besen çaresizliğiyle yol almaktadır. “Nikahına beni çağır Beşiktaş, istersen şahidin olurum senin” dercesine İnönü Stadı’ na doğru yürümektedir. Ve yolda sigara üzerine sigara yakar.

(*) Aslında bir şey daha fark eder; genelde Beşiktaş tribünün her Nisan-Mayıs aylarındaki değişmez tezahüratının “Aldırma Kartal” olduğu aklına gelir. Ve hüznü, daha bir artar…

“Başın öne eğilmesin aldırma kartal aldırma,
Başın öne eğilmesin aldırma kartal aldırma,
En büyük sen değil misin,
Aldırma kartal aldırma,
Aldırma kartal aldırma,
Kartal aldırma.

Dışarda yüz bin taraftar,
Bir gün ağlar bir gün coşar,
Seni bu sesler oyalar,
Aldırma kartal aldırma,
Aldırma kartal aldırma,
Kartal aldırma.”



Esasında yazıya başlarken amacım dünkü maçı analiz etmekti ama başladıktan sonra vazgeçtim. Ancak mabetten izlediğim sondan üçüncü maça dair kısa bir şey söylemek istiyorum ;

“Beşiktaş JK, Antalyaspor maçını Samet Aybaba’ ya rağmen kazanmıştır ve şampiyonlar ligine katılma şansı matematiksel olarak devam etmektedir.”

Bu son cümle ile sportif başarısızlıkta kimi sorumlu tuttuğumu sanırım anlatabilmişimdir…



Zaman ayırıp, yazımı okuduğunuz için teşekkür ederim.

Sağlıcakla kalın. 

4 Mart 2013 Pazartesi

OLCAY STADA İLK KAZMAYI VURDU


Maçtan önce inanın semtteki çakıl taşları bile galibiyet istiyordu. Taraftar, aşkına inanılmaz sahip çıkmıştı. Aslında yandaki fotoğraftan da görüleceği üzere maçtan saatler önce Deniz Müzesinin önünde saklıydı dünkü epik galibiyetin şifreleri…

Maçta yaşanan tartışmalı (pardon, tartışılmaz) bir iki hakem hatası oldu ama bu asla galibiyetimize gölge düşürmemeli, düşüremez. “İptal edilen nizami gol, bizim golden önceki ağır “elle oynama” kararı, Emre ve Egemen’ e gösterilmeyen ikinci kartlar vs. vs.” bunları tartışıp, telegol düzeyinde yorumlamak, büyük haksızlık olur dünkü maça…



Esasında Beşiktaş’ ın galibiyetinden başka alternatifleri düşünmek pek adetim değildir ama dürüst olmak gerekirse kazanamayacaksak kaybetmeyi tercih edeceğim bir maçtı. Ha birde “ÜST” bitmesini. (bkz: Beşiktaş maçları ve BES ilişkisi üzerine yazdıklarım.)

Her şeyden öte, İnönü’ deki son büyük maçı Beşiktaş’ ın kazanması daha güzel olurdu. Hayat o kadar da acımasız olmamalıydı. Olmadı da…

(Sataşmak gibi olmasın ama) Bu arada şunu da belirtmeliyim, Beşiktaş taraftarı dün akşam, bir ders verdi. Fenerbahçe’ nin iptal edilen golünde etrafımdaki herkes sinirlendi, hakeme kızdı çünkü gol nizamiydi. Hep beraber, bu haksızlığa sinirlendik. Egemen, hep aynı nakaratta, sahada maç boyunca Niang ile güreş tuttu ama ilginçtir, maçı tamamlayabildi. Emre, Fernandes’ in ayaklarını eline vermek için çok uğraştı ama ihraç edilmedi. Buna rağmen tribünde kimse (birkaç çakmak atma girişimini saymazsak) terbiyesizlik yapmadı. “Hakemi ve rakibi baskı altına alacağız, haydi terbiyesizlikte zirve yapalım” hatasına düşmedi Beşiktaş Tribünü! Oysa daha geçen hafta, “arsızlık nasıl yapılır, hakkaniyet nasıl göz ardı edilir ve en ufak şeyde çığlık çığlığa bağırılır, maç bizim olsun da nasıl olursa olsun” gibi konularda GS ve FB tribünleri harikalar (!) yaratmıştı. Umarım birileri ders almıştır dünkü maçtan…

Aslında biz bu sevinci Trabzonspor maçında yaşayacaktık ama Olcay dün yaptığını o gün yapamamıştı.

Aslında (Toroğlu’ nun tabiriyle) kibirli zengin çocuklarına, onur mücadelesiyle maç nasıl kazanılır’ı daha 2. hafta (dünkü gibi 3-2' lik skorla) gösterecektik ama Hakem ve Emek Hırsızı buna engel olmuştu.

Bu sene çok aksilik yaşadık, bu sene çok haksızlığa uğradık (bu nedenle FB’ lilerin, iptal edilen golde neler hissettiklerini en iyi BJK’ liler bilir.), bu sene çok beceriksizlik yaptık ama dünkü son dakika golüne çok ihtiyacımız vardı. Galibiyetten ziyade, son dakikada gelen bir galibiyete…

Beşiktaş bizler açısından -özellikle bu sene- yaramaz bir çocuk gibi, ele avuca sığmıyor, laftan anlamıyor, söz dinlemiyor, bildiğini okuyor. Karnesi kırıklarla dolu oluyor ama ilginçtir,  karnedeki kırıkların çoğunda hakikaten “hoca ona taktığı için” zayıf almış oluyor. Seni çok üzdüğü oluyor ama kızsan kızamıyorsun, çünkü aslında çok iyi niyetli bir çocuk. Atsan atamıyorsun, çünkü o senin canından bir parça!

Sanırım bu yaramaz çocuğu böyle kabulleneceğiz, başka çare yok…
















Özel teşekkürler;

Manuel Fernandes’ e (tribünde kendisine “reyis” diye hitap edilir.), büyük maçlarda ortalarda olmuyor eleştirilerini bitirdiğin için, yüreğini sahaya koyarak galibiyetin kapısını araladığın için, “Meireles’ i bir maç içinde kaç defa çalımlayabilirim, Emre’ yi bakkala nasıl gönderirim” konusundaki başarılı denemelerinle keyfimize keyif kattığın için, Emre’ ye “yiğen, şurdan 2 paket marlboro kapıver” dercesine attığın çalımlardan sonra yapılan çok sert faule rağmen, ortamı germeyip, Emre’ nin başını okşayarak yerden kalktığın için, Beşiktaş’ a yakışır bir futbolcu olduğun için teşekkürler Reyis…


Olcay Şahan’ a, dün 93. dakikada (hem de maç boyunca G. Gönül ve D. Kuyt’ un seni çok fazla yıpratmalarına rağmen) tam 92 metre depar atarak maçı kazandırdığın için, kendinin siyah beyaz gönüllerde Sergen (Bkz: Sergen attı şampiyonluk geldi.) ve Koray Avcı’ nın (Bkz: Girişimiz olay, çıkışımız olay) yanında saf tutmasını sağladığın için, yıllardır beklediğimiz Stad’ ın yıkım (bir ara hakikaten İnönü Stadı yıkılıyor zannettim) işlemlerini dün akşam başlattığın, tabiri caizse “ilk kazmayı vurduğun” için, bizi çocuklar gibi sevindirdiğin için teşekkürler…




Allan Mcgırgır’ a (ben artık A. McGregor’ a böyle diyeceğim.), dakika 65’ i gösterdiğinde, Fenerbahçe'den, biri gerçekten ofsayt olmak üzere, toplam 4 gol yediğin (Olcay’ ın çizgiden çıkardığı topu da sayarsak 5 gol!!) için teşekkürler ama tersten! Evet maçtan sonra çok mutluyum, bütün futbolcularımıza mücadeleleri için teşekkür ediyorum fakat sen yine hiç birşey yapmadın. Bu nedenle herkes gelsin ama sen gelme…

Ve son olarak,

Aykut Kocaman’ a, derbi maçta nizami golü iptal edilmiş, bu da yetmemiş gibi 93. dakikada (kendileri açısından) çok saçma bir gol yiyerek mağlup olmuş bir takımın hocası olmana rağmen, basın toplantısında “Evet hakem hatalıydı ama biz daha çok hatalıydık. Genç hakemin üstüne gitmeye gerek yok.” deme olgunluğunu gösterdiğin için teşekkürler…

25 Şubat 2013 Pazartesi

YARIM PORSİYON ALMAN, YARIM PORSİYON TÜRK


14 Ekim 1984 tarihinde Almanya’ da doğan ve çeşitli kulüplerde alt yapı eğitimi aldıktan sonra SC Feucht ile profesyonelliğe adım atan, ardından sırasıyla G. Furth ve Stutgart’ ta futbolunu olgunlaştırdıktan sonra “Kartal” olan, (dövmelerine rağmen) çocuksu bir sempatikliğe sahip olan bir adam var. Adı Roberto Jan Hilbert…

Geldiğinde herkes gibi bende burun kıvırmıştım. Kimileri “nasıl beğenmezsin? Adam Stutgart’ ın şampiyon kadrosunun değişmez oyuncusuydu abi” dediğinde bile, “banane kardeşim nerenin değişmezi olduğundan, ben bu adamdan umutsuzum” diyordum.

Beşiktaş’ ın uçuruma doğru koşa koşa gittiği yıllardı…

Bu sempatik Alman, zaman zaman iyi maçlar çıkardı. Ama şu an itibariyle futbol kamuoyunun Hilbert üzerindeki kanaati nettir;

“Bu Hilbert, tam bir Alman oyuncusu. Belli bir standartı var. Ne çok iyi performans gösterir, ne de çok kötü! Hilbert’ i oynatan hoca ondan çok aşırı performans beklememeli, saçmalamasından da korkmamalı. Tam bir Alman!”

Oysa biz ne Alman’ lar gördük, görüyoruz, göreceğiz…

Tabi ki Mesut Özil (yazar burada Türk Milli Takımı’ nı seçmemesi nedeniyle, kendince Mesut’ u Türk olarak değil Alman olarak sınıflandırıp, protesto ediyor!), P. Lahm, M. Reus, M. Götze (*), Thomas Müller ve B. Schweinsteiger gibilerinin Türkiye’ de futbol oynamasını (en azından 32 yaşından önce) beklemiyorum. Hilbert tam bir Alman ise bu saydıklarım ne? Bunlar tam Alman ise Hilbert yarım porsiyon Alman mı? Hatta belki de çeyrek…

(*) Burada yazının ana fikriyle uzaktan yakından bir ilgisi olmayan bir not düşmek istiyorum; Herkes gibi bende ortaokul ve lise’ de tarih (daha çok Osmanlı tarihi!) dersi aldım. Orada zaman zaman Prusya diye bir ülkenin adı geçerdi. Tarihe de ilgi duyduğum için zaman zaman aklıma “Ulan bu Prusya’ ya ne oldu acaba?” diye meraka düşer, akabinde de “En kısa zamanda Prusya tarihini anlatan bir kitap edineyim de merakımı gidereyim” derdim. Öyle bir kitap edinmek henüz kısmet olmadı. Ancak birkaç yıl önce tesadüfen o Prusya’ ya ne olduğunu öğrendim. Prusya, M. Götze ve M. Reus’ un da şu anda formasını giydiği, (Almanya’ daki takımım olan) B. Dortmund’ un “B’ sindeki” Borussia’ da gizliymiş! Arşimed’ in suyun kaldırma kuvvetini bulunca ki durumu kadar çılgınca bir tepki vermedim ama  Prusya' nın Latince karşılığının Borussia olduğunu öğrenince, "buldum ulan seni Prusya!” dediğimi ve o anda ufkumun iki katına çıktığını hissettiğimi hatırlıyorum.


Neyse o disiplin ülkesinin vitrin oyuncularıyla Hilbert’i karşılaştırıp, bizim sempatik sağ bek’ i aşağılamak değil amacım.

Bildiğiniz gibi Hilbert’ in bu sezon sonunda sözleşmesi bitiyor. Yönetim, “ücretini düşür mukaveleni uzatalım” diye teklifte bulunmuş ama bu teklif kabul edilmemiş. Ücret demişken, bakın bizim Hilbert Lig TV’ deki bir röportajında bakın neler demişti;

“Ülkemde birkaç isim dışında 1 milyon Euro’ nun üzerinde kazanan futbolcu yok. Kaldı ki, kazandığının yüzde 40’ını da vergi olarak devlete geri öder. Ancak Türkiye’de yıllık kazançlar Avrupa’nın iki hatta üç katını buluyor. Ayrıca vergi de ödenmiyor. Bu durum doğrusu beni şaşırtıyor”

Bizi de Hilbert, bizi de…

Evet, Hilbert’ in sezon sonunda sözleşmesi bitiyor. Son 1 haftadır ise ortalıkta “Lucescu Hilbert’ i istedi”, “Hilbert ülkesine mi dönecek?”, “Bundesliga’ nın hangi ünlü kulübü Hilbert ile görüşüyor?” tarzı haberler medyada yer alıyor.

Hilbert ise dün (*) yaptığı açıklamada,

“…Beşiktaş ile yeni kontrat imzalayıp imzalamayacağımı henüz bilmiyorum. Menajerim ve kulüp bir şimdiye kadar bir kez temasa geçtiler ama daha sonra bir görüşme olmadı. Ben menajerim ve ailem ile sürekli konuşup geleceğim hakkında alternatifler (!) çıkarmaya çalışıyoruz…”

(*)Sivas deplasmanındaki golünün de etkisi vardır bu “bak giderem haa!” minvalindeki açıklamasının ardında diye düşünüyorum. Attığı golü, paraya tahvil etmeye çalışıyor. Peki kardeşim, et ama geçen hafta 89. dakikada kaçırdığın top sonrasında McGregor ile ortaklaşa 2 puanımıza mal olmanızı biz neye tahvil edelim?


Yani Beşiktaş’ ı Demirören döneminde zanneden Hilbert ve/veya menajeri Kulüpte, “Aman Hilbert elimizden kaçacak” korkusu yaratmak istiyor. Bu sayede aklının alamayacağı paralar kazandığı (ben demiyorum, kendisi öyle demiş.) Beşiktaş ile sözleşme yenilemeyi amaçlıyorlar. Demirören zamanında olsa yönetim bu zokayı yutardı (Bkz. Nobre’ nin, Holosko’ nun astronomik ücretli eski sözleşmeleri) ama bu yönetimin bu blöfü yiyeceğini zannetmiyorum. (Bkz. T. Sivok’ un sezon başındaki sözleşme yenileme süreci)

Sözün özü, 2010 yılından beri ülkemizde olan Roberto Jan Hilbert, esasında Tam Bir Alman’ lıktan, Tam Bir Türk olmaya evrilmiş geçen süreçte…

Yazarın ilgili futbolcu hakkındaki görüşü; tamam görev adamıdır, belli ortalamanın altına düşmez ama Beşiktaş’ ta oynayacak bir kalibrede oyuncu değil kendisi. Yani hala burun kıvırıyorum Hilbert’ e ve bence Hilbert’ e 500 bin EUR’ nun üstünde verilecek her kuruş israftır. Beğenmezse yol verin gitsin efenim. Hele de şu Gökhan Gönül’ ü izlerken…

18 Şubat 2013 Pazartesi

NADİREN SEVİNÇ DAİMA KEDER

Yandaki görüntü, BJK-Gaziantepspor maçının sonrasında Beşiktaş-Kadıköy motorlarından birinde çekildi. İnsanların yüzleri çok şey anlatıyor esasında. Bu sene maç çıkışı bindiğim Beşiktaş-Kadıköy motorlarında hep aynı hüzün havası hakim. O bazen melankolik bazen öfkeli olan atmosferin süreklilik arz etmesi, Beşiktaş J.K.’ nın iç saha performansıyla ilgili önemli bir ipucudur. Sürekli maçlara birlikte gittiğim bir büyüğümle, maç çıkışında “en son ne zaman galibiyet sevinciyle eve döndüğümüzü” düşünüp, üzerinde epey bir kafa yorduktan sonra (yorgunluktan mı, öfkeden mi bilemedim ama) hatırlayamadık. (*)

(*) İlk yarının son maçı olan Beşiktaş J.K.’ nın 3-1 yendiği Kayserispor maçına ikimizde özel işlerimiz nedeniyle gidememiştik. Yani Kayserispor galibiyetinden bir önceki galibiyeti hatırlamaya çalışıyorduk. Sahi neydi yahu?




Her neyse…

Gelelim buz gibi havada (brrrr hatırlayınca bir daha üşüdüm.) oynanan BJK-Gaziantepspor maçına,


Bir kere baştan şunu söyleyeyim, canlı canlı olarak da izledikten sonra kesin kararımı verdim. Gaziantepspor bu ligin en kötü futbol oynayan takımı. Zamanında Demirören marifetiyle bize çaktığı (!) topçulardan aldığı yüksek paralar ve teknik direktörünün Bülent Uygun olması nedeniyle söylüyorum; umarım küme düşer bu yıl. Amin.

Bedduamı da ettikten sonra kendi takımıma yöneleyim;

Esasında Beşiktaş fena top oynamadı. Kaç tane çok bariz gol pozisyonuna girdiğimizi hatırlamıyorum. Ersan, bize ilk geldiği yıl gördüğümüz hafif kıvırcık saçlı, sol ayaklı, kesici, oyun kurucu, genç kiralık Ersan’ ı hatırlattı. O iyi performansın üzerine birde gol atınca, kendisi kadar sevinmişimdir. Orta sahada Mehmet Akgün (Mehmet’ in orta sahada oynaması bence hatalı karardı.), biraz sırıttı. Necip ve/veya Toraman’ı çok aradık bence. Bunun dışında takımın geri kalanı bildiğiniz gibiydi. Ha az daha unutuyordum; Niang çok pozisyon kaçırdı (hele o altıpas içindeki pozisyon inanılır gibi değil.) ama bence Gaziantepspor defansının iflahını kesti. Hatta o sarı saçlı, siyahi futbolcu (Adı da Bilya mıdır nedir?), bence Niang’ la uğraşmaktan bunaldığı için sinirlerine hakim olamamış olabilir. Yine de Niang yerine Almeida girse o pozisyonlara en az bir-iki tanesini yazardı gibime geliyor. Almeida demişken, Karşı karşıya o kadar çok pozisyon harcadı ki bizim futbolcular (Olcay, Holosko, Niang vs.), karşı karşıya gol kaçırma ustası Almeida’ nın ruhunun sahada olduğunu düşündüm bir ara...


Bu maç (her geleni topu içeriye) Allan McGregor’ un, yediği golde topu tutmaktan ziyade yüzünü korumaya çalışması sonucunda topu ağlarında görüp geçmiş performansının üzerine tüy dikmesi nedeniyle, tamamen gözden düştüğü maç olarak kayda geçebilir. Bundan sonra McGregor, topla dripling yapıp, birkaç kişiyi çalımladıktan sonra asist yapmaz veya bir kornerde ileri çıkıp gol falan atmazsa İnönü Stadı’ nda çok başı ağrır. McGregor’ un oynadığı özellikle iç saha maçlarında tribünle olan ilişkisi Runje’ den öteye gitmez. Öyle müthiş (!) performans gösteriyor ki, takımdaki diğer futbolcular değişmeli olarak kaleye geçseler, takım bu kadar gol yemez bence.


Samet Aybaba açısından da çanların gümbür gümbür çaldığı bir maç oldu. Hele ki, Ertuğrul Sağlam ve Şenol Güneş boştayken…

Evet senin oyuncun altı pas içerisinde bomboşken golü atamıyorsa, karşı karşıya 3-4 pozisyon yakalayıp, golü atamıyorsa hocanın yapacağı bir şey yok. Evet sezon başında kimse bu takımın başına gelmek istemezken geldi, hoca oldu. (Yazarın notu: Bu takımın teknik direktörlüğünü kariyeri için risk olarak görüp, kabul etmeyen bir adam PTT 1. Lig takımlarından birinin başına geçti. Buradan hesaplayın işte.) Ama yanan eve balıklama atlamaktan ziyade, o yangını söndürebilmek daha önemlidir. Son haftalarda kaybettiğimiz puanlarda Hoca ile McGregor’ un büyük emeği (!) olduğunu düşünüyorum. Biliyorum kendisinin bu yazıyı okuma ihtimali yok ama kendisine iki çift lafım var;

Bak Hoca, işte böyle hayat, daha geçen hafta kameralar önünde “17. dakikada çıkaracaktım ama onuru kırılmasın diye 38. dakikayı bekledim” diyerek 17. dakikada çıkarmaktan beter ettiğin, utanmadan kurtların önüne attığın gencecik adamı, durum 1-1’ e gelince apar topar 90+’ da oyuna almaya çalışırsın. Hatta oyun durmadığı için alamazsın, çocuk formasını giydiğiyle kalır. Ne oldu? O çocuk mu kurtaracaktı seni? Bu olay “Allah’ ın sopası yoktur” deyiminin senin kulağına küpe olmasını sağlasın. Bir daha da hiçbir oyuncunu kurtların önüne atma. Bu camia ilk kez taktik hatalar yapan hoca görmüyor. Her şeyi affedebilir ama insanların onuruyla oynamayı, şark kurnazlığını affetmez. Herkes affetse ben affetmem.

Evet takım gol atmakta hiç zorlanmıyor ama o kadar gol yiyoruz ki, bize yine hüsran, bize yine esmer geceler şarkısı, milli marş olarak İnönü’ de maç öncesinde okunacak diye korkuyorum. Beşiktaş J.K., son 14 müsabakasında (2 tanesi kupa maçı olmak üzere) evet gol atmış ama en 1 tane gol yemiş.

Yani iddaa’ cı deyimiyle, 9 Kasım 2012 BJK-Bursaspor maçından önce tek maç üzerinden “Karşılıklı Gol Var” bahisi yapıp, 100 TL basan birisi, kazandığı paraya dokunmadan her hafta sadece Beşiktaş maçlarına “KG Var” yazıp, parasını yatırsa, bugün itibariyle hesabında 29 bin TL (yazıyla yirmi dokuz bin türk lirası) parası (*) olurdu. Bireysel Emeklilik Sistemine girip, her ay 100 lira yatırmaktansa her hafta Beşiktaş maçlarına (anaparası sadece ilk kupondaki 100 TL olmak üzere) para yatırmak çok daha karlı gibi. Bana sürekli “BES’ e gir” diye baskı yapan dostlarıma da selam ederim.

(*) Hesaplamada “KG Var” bahsinin oranını 1,5’ ta sabitledim. Aslında daha yüksek olduğu maçlarda oldu, daha düşük olduğu da ama ben ortalama bir değer olarak 1,5’ u aldım.

Neyse bunlar işin şakası tabi, mesleğinde etkisiyle finans konularına fazla girdim.

Kayıp bir haftanın daha ardından o güzel tezahüratımızla bitiriyorum yazımı;

Neyleyim cebimdeki milyon lirayı,
Sen şampiyon olmadıkça,
Bazen sevinç, bazen keder,
Beşiktaşlı olmak yeter!!!

Zaman ayırıp, yazımı okuduğunuz için teşekkür ederim.

Sağlıcakla kalın. 

13 Şubat 2013 Çarşamba

O LUCAS, BU LUCAS...


2010-2011 sezonuna (geleneğinde pek olmamasına rağmen) “flaş” transferlerle giren Beşiktaş, devre arasındaki çete genişletme operasyonuna karşın, o sezon umduğunu bulamamıştı. Artık taraftarın transfer beklentileri “çıldırt bizi Demirören” seviyesine ulaşmış, D. Forlan’ a yıllık 6 milyon EUR (yazıyla, altı milyon avro!) tutarında yıllık ücret verilebileceğini, Beşiktaş’ ın bu mali külfeti karşılayabileceğine inanıyordu tribünün önemli bir kesimi…

2011-2012 sezonu transfer döneminde, önceki yıl yükselen çıtanın altına düşülmemeliydi. Bir sürü anlı şanlı futbolcunun Beşiktaş’ a geleceği söyleniyordu. Çünkü Beşiktaş, mahsulünü satıp, parayı cebine koyan Adana’ lı pamuk tüccarlarının pavyona dadanması gibi, gelecek yıllarının gelirlerini temlik ettirerek elde ettiği/başkanına borçlanarak elde ettiği fonlarla ya da fon (!) adı verilen bir şirketin yardımıyla ödeme yapmayı planlayarak futbol piyasasında nam salmış, birçok kulübün iştahını kabartan (ama aslında hiç dengi olmayan) isimlerle görüşüyordu medyaya göre…

O günlerde gazetelerde bir haber çıkmıştı. Ben dahil, birçok taraftar üzerinde durmadı bu ismin. Dünkü Valencia-PSG şampiyonlar ligi maçını izlerken aklıma o haber geldi. Araştırdım ve buldum;



Acaba isim benzerliği mi diye düşündüm. Sonra biraz daha araştırma yaptım. Hayır, isim benzerliği değildi. Söz konusu maçta, Valencia sol bekinde görev yapan, Messi, Ronaldo başta olmak üzere birçok kalburüstü futbolcuya karşı oynamaya alışkın olan Andres Guardado’ nun (tabiri caizse) Uğur Boral gibi görünmesine sebep olan (*) PSG’ nin orta saha oyuncusu Lucas, 2 yıl önce Beşiktaş tarafından göz ardı edilmişti.

(*) Bu söylediklerimi sadece 53 dakika sahada kalarak yaptı. Lucas oyundan çıkarken, Guardado’ nun soluk soluğa kalmış şekilde, hafif eğilerek öyle bir bakışı vardı ki, keşke o anın fotoğrafı olsa da yüzündeki o ifadeyi görebilseydiniz.

Aslında bu topraklarda geçmişte bu tip birçok hikaye duyulmuştur;

-         Kaka, Gaziantepspor kapısından döndü.
-         İbrahimoviç, Beşiktaş’ kapısından döndü.
-         Ronaldinho, Diyarbakırspor yönetimine önerildi ama yönetim kabul etmedi.
-         Eto’o Fenerbahçe altyapısına kabul edilmedi. (Bu arada Eto’o bitmiş J )
-         A. Shevchenko Trabzonspor’ a önerildi ama yönetim “ismi duyulmamış” diye kabul etmedi.

Yukarıdakiler, o tip haberlerden birkaçı olup, bana pek inandırıcı gelmediler hiçbir zaman. (Diğerlerine inansam bile Ronaldinho olayına inanmak, ileri düzeyde saflık gerektirir.)

Ancak Lucas olayının doğru olduğunu biliyoruz. Aslında o gün transfer etsek bile, bu sezon muhtemelen Beşiktaş formasıyla izliyor olamayacaktık. Çünkü böylesine kaliteli, genç ( henüz 21 yaşında) bir oyuncuyu tutamazdık, hele de bu mali yapıyla…



Hiç olmazsa bir sezon izler, sonrasında belki de Türkiye rekoru bir parayla yurt dışına satardık. Lucas, PSG’ ye, 2013 yılının Ocak ayında 40 milyon EUR’ luk bonservis bedeli ödenerek transfer edildi. Bu tutarın TL karşılığı yaklaşık 95 milyon TL, Beşiktaş’ ın toplam borcu ise 450 milyon TL.

Hesabın geri kalanını size bırakıyorum.

Sevgiyle kalın. 

4 Şubat 2013 Pazartesi

26 NUMARALI FORMASIYLA SİNAN KURUMUŞ


2 Ağustos 1994 tarihinde doğan bir çocuk giydi Beşiktaş formasını içerideki Karabükspor maçında, hem de oyunun 16. dakikasından itibaren. Maçın oynandığı tarihte 18 yaşındaydı ve ilk kez (resmi maçlar baz alındığında) giyiyordu Beşiktaş formasını hem de bir iç saha maçında. O maç ki, 2-0’ dan (ve rakip 10 kişiyken) 2-2’ ye gelmişti. Yani tribün diliyle söyleyecek olursak; “Beşiktaş Kanseri”, tıp literatüründeki ölümcül hastalıklar sıralamasında üst sıralara tırmanıyordu. Diğer bir deyişle, taraftar Fernandes’ i bile (bu yıl ki genel performansı nedeniyle siyah beyaz gönüllerin sahibi olan Fernandes.) yuhalayabilecek bir kıvamdaydı.

Bu çocuk, oyuna girdi. Mücadele etti, rakibin deneyimli savunmacılarıyla boğuştu, orta sahadan top almaya çalıştı, 18 yaşında olmasına rağmen, ver-kaç’ lara girecek kadar kendine güveniyordu.



Tamamen kendi takipçiliğinin sonucunda elde ettiği pozisyonda topu kaleciye nişanladığı anda (yazarın notu: o pozisyon tam moral bozmalık pozisyondu.) çözüldü. Kaldı ki, ligimizin karşı karşıya pozisyonlarda kaleciye nişanlama üstadı, Sinan’ dan 10 yaş büyük olan, Portekiz milli takımının golcüsü Hugo Almeida’ dır. Sinan golü kaçırınca tribünlerden alkış yükseldi. Taraftar teselli etmeye çalışıyordu ama ne yazık ki takım arkadaşlarından herhangi bir teselli gelmedi. Haliyle fena demoralize oldu. Ardından Gökhan’ ın güzel ortasında çok müsait bir kafa pozisyonunda da topu üç direğin arasına sokamadı. Artık tribünden de destek verilmedi. Bana kalırsa ilk pozisyondaki destek zaten gayet yalancı, sahte bir destekti. Eyvah dedim çünkü o anda o çocuğun yerinde ben olsam, sahada toptan kaçacak yer arardım. Çünkü ne zaman bu çocuğa top gelse, istisnasız tüm arkadaşları tarafından azarlandı. Hele Holosko ile girdiği ver-kaç pozisyonunda Sinan’ ın pasın şiddetini ayarlayamaması nedeniyle pozisyonu kaybeden Holosko öyle bir bağırdı ki, içim cız etti. Halbuki biz bu Holosko’ nun yıllarca ne şeker pozisyonları zehir ettiğine şahit olmuştuk. Hatta bir ara Gökhan Süzen (ki kendisinin Beşiktaş formasını 2. giyişidir.) bile Sinan’ a bağırıyordu!

Pes etmedi Sinan, yine de pozisyonları zorladı. Girdi, vurdu, pas verdi (ki önemli bir bölümü kötüydü, çünkü çocuk fena dağılmıştı.) ama yine de takım arkadaşlarından azar yemekten kurtulamadı. Sanki 2-0’ dan 2-2’ ye gelmesinin sebebi, tek başına Sinan’ dı!!

Devam etti, kopmadı oyundan. Hatta siyah beyaz camianın en sevmediği kelimelerden olan “Yıldırım” soyadlı hakemin başında olduğu hakem ekibinin iptal ettiği tertemiz golümüzde, nefis yükseldi ve topu harika bir şekilde Necip’ e çıkardı. Yani hakem marifeti olmasa, o kadar hataya, azara rağmen 3. golün asistini Sinan’ a (bkz.: alttaki fotoğraf) yazacaktık. Olmadı. 

















Dediğim gibi, ben tribündeydim. Bu nedenle bizzat şahit olamadım ama söylenenlere göre, maçı anlatan Melih Gümüşbıçak denen tetikçi spiker maç boyunca yememiş, içmemiş Sinan’ a sallamış. Ağır ol Melih Efendi, biz senin cibilliyetini biliyoruz!!!

Samet Hoca bu çocuğa bu maçta çok ağır bir yük verdi ve Sinan neredeyse altından da kalkıyordu. (Kızan olabilir bana ama skordan bağımsız olarak söylüyorum; bence kalktı.) Eğer Samet Hoca, böyle bir maçta bu yükü verdiyse bu çocuğa, devam etmelidir. Bir sonraki maçta (ve ondan sonrakilerde de) muhakkak forma vermelidir. Eğer Almeida sakatlandı diye alelacele oyuna alınıp, sonra unutulacaksa, verin bonservisini gitsin. Yazık etmeyin.

Bugün itibariyle Sinan hakkındaki düşüncem şudur;

“Beşiktaş’ a yakışan bir forvet geliyor. 26 numaranın eski sahibi kadar iyi olur mu, şimdiden tahmin etmek zor ama iyi topçu olacak, harcamazsak iyi.” 



Not: Aslında bu yazıyı tamamen Sinan kardeşimize ayırmıştım ama kısaca başka bir konuya da değinmek istiyorum;

Kalede Cenk varken, aleyhimizde gelişen pozisyonlarda yüreğimiz ağzımıza geliyor, “gene kim bilir neleri çıkaracak, nerede saçmalayarak bir çuval inciri berbat edecek” diye korkuyorduk. Ama sağolsun, McGregor kaledeyken böyle bir stresimiz kalmadı. McGregor kaledeyken korkmuyoruz. Çünkü gelen top, % 90 ihtimalle goldür. Bu nedenle pozisyonu, hasbelkader çıkarır mı diye sakince izliyoruz. Heyecanlanmıyoruz. Kafamız rahat. Teşekkürler McGregor!!


28 Ocak 2013 Pazartesi

USTALIK BELGESİ


Forvetin olmaması nedeniyle maç kadrosunda 3 mevkide değişiklik yapılmasının, takımın akordunu fena halde bozduğuna dün şahit olduk. Bence kadroyu kurarken hocanın bilinçaltında -Almeida’ nın olmamasını, onun yerine oynatacağı (Dentinho, Batu, Sinan ve hatta M. Akyüz gibi) oyuncu için değil- bu durumu kendisi için fırsata dönüştürmek yatıyordu. Yani “Almeida yok ama öyle bir şey yapacağım ki, Terim başta olmak üzere tüm Türkiye şaşıracak ve bravo hoca diyecekler.” düşüncesinin beyninde yer ettiğini düşünüyorum. Son yıl hiç el atamasam da, hatırı sayılır bir süre menajerlik oyunu oynamış ve Beşiktaş ile (hatta Kayserispor ve Nottingham Forest ile de) gerek ulusal liglerde, gerekse uluslararası mecrada başarıdan başarıya koşmuş bir sanal hoca (!) olarak bunu zaman zaman bende yapardım. Forvet oyuncusundan defans, stoperden kanat oyuncusu falan yaratıp, kendimi tatmin etmeye çalışırdım. Sonra gerçek hayatta bu oyuncuyla ilgili bir konuda eşe dosta ahkam keserdim;

“Ya bu X, defansta/forvette bile oynar. Hem de ne oynuyor. Ben bunu bir sene defansta/forvette oynatıp Mançester’a sattım. Hey yavrum hey” şeklinde…

Tabi ki benim yaptığım bu şapkadan tavşan çıkarma olayında, işler kötü giderse de oyunu kaydetmeden çıkar ve maçı yeniden başlardım. Neticede bilgisayar oyunundan bahsediyoruz.




Gelelim gerçek hayata;

Samet Hoca’ nın Fenerbahçe ve Galatasaray maçlarının öncesinde kadroyu yazarken neler düşündüğünü az çok tahmin edebiliyorum. Hoca "imkansızlıklar içinde bir yıl geçirildiği için derbi maçta deplasmanda kaybetsem kimse bir şey demez, ama bu sıra dışı kadroyla kazanırsam, ustalık belgemi alırım.” düşüncesindeydi bana göre.

Aslında Hoca’ ya haksızlık etmek istemiyorum ama dün maçı kaybetmemizin sebebi Samet Aybaba’ dır. Aynen Fenerbahçe maçında olduğu gibi. Bakın bunu Okay Karacan, köşesinde (Samet Aybaba’ ya hitaben yazdığı yazıda) nasıl anlatmış;

“İşleyen tek ama iyi bir sistemin varken Fenerbahçe deplasmanında sol kanadı, Uğur’u öne Escude’ yi bek’ e çekerek bozmuş, rakibin sağ bekini yıldız yapmışsın iki gol atmış.

Bu senin ilk yarıdaki ölümcül tek günahın olmuş ve bunun farkına varamayıp aynı hatayı tekrarlamamışsın!

Dün ise yine Türkiye’nin en iyi hücumcu sağ bek’ini öne çıkarıp, Mehmet Akgün kumarını oynamışsın ve hem kağıt hem saha üzerinde rakibinin en zayıf kanadını lehine kullanmak yerine teslim etmişsin ve rakibin sol bek’i ile sol ön oyuncusu iki gol atmış.

Ne kadar birbirine benziyor değil mi?”

Bence müthiş tespit.

Hocam, sen bu takıma güzel futbol oynat, (bak, lig sonundaki sıralamadan bahsetmiyorum) sadece güzel futbol oynasın, genç birkaç oyuncuyu Beşiktaş’ ıma kazandır, Beşiktaş ahlakını öğret (*), daha fazlası olmadığı için sana kimse tek kelime söylemez zaten. Ustalık belgesi peşinde koşma, Ali Ece’ nin de dediği gibi “menemene su katma” hocam.


(*) Beşiktaş ahlakından konu açılmışken, şunları da söylemem gerek diye düşünüyorum;

-         Necip, bu sezon rakiple ve hakemle çok uğraşıyor. Dünkü maç özelinde söylemiyorum. (ilk dakikadaki pozisyonda çocuğun ayağını kırmak üzere olan Riera’ ya da selam (!) ederim.) Sürekli bir kendini abartılı şekilde yere atma peşinde gibi. Hangi maç olduğunu hatırlamıyorum ama tribünde olduğumuz bir maçta, sırf bu yüzden gol yemiştik. Tribünden fena halde Necip’ in aleyhinde homurdanmalar yükselmişti. Beşiktaş’ ın genç kaptanına yakışmıyor.

-         Oğuzhan’ ın dün Melo’ yu kışkırttığını düşünmüyorum. Melo zaten daha doğarken kışkırmış bence. Oğuzhan dün Melo’ nun karşısına dikilip, takım arkadaşına sahip çıkarken, Melo tarafından bana göre tükürüğe, kimine göre tükürük teşebbüsüne, Melo’ nun kendisine göre de (evet kendisi “tükürmedim, küfrettim” diye açıklama yaptı.) her ikisi de değil, sadece küfüre maruz kaldı. Her 3 durumda da Melo’ nun cezası oyundan ihraçtır. Aksini iddia eden açsın, 140 sayfalık (yazar burada o kitapçığı okuduğunun altını çiziyor.) futbol oyun kurallarını okusun. Sosyal Medya’ da yoğun bir şekilde sürdürülen “Burak Yılmaz’ ı aklamak için Oğuzhan’a saldırma” operasyonuna katılanları da insafa davet ediyorum.

-         İnstagramcıbaşı Dentinho’ nun oyun kalitesini bilemem, eski gollerinin videoları dışında bir şey görmedim ama dün gördüğüm birkaç şey üzerine şunu söylemem gerek;

“Kardeş, hep rakiple hakemle uğraşacak, kendini yere atacaksan, çok yanlış gelmişsin. Senin yerin Fatih Terim’ in takımlarıdır.”

Umarım beni rahatsız eden o hareketleri bir daha yapmaz.


Neticede dün Galatasaray, son yarım saati 10 kişi oynamasına rağmen, Beşiktaş’ ımı hakederek yendi. Ezeli rakibimizi can-ı gönülden tebrik eder, Sneijder’ li, Drogba’ lı kadrosuyla önümüzdeki maçlarında başarısızlıklar dilerim.

Son sözüm, o rezil pankartı açan ama gece adres ve telefonlarının twitter’ da ifşa edilmesi nedeniyle, hem kendilerini hem de ailelerini tehlikeye atan ve evlerinin önünde polis koruması olduğu söylenen (komodin yazmayı dahi bile bilmeyen) dangalaklara;

“Ya ben var ya lan! Neyse bir şey demiyorum.” 



16 Ocak 2013 Çarşamba

YANLIŞ ANONS


2012-2013 sezonunun ilk yarısında Beşiktaş’ ımız yüzümüzü güldürdü. 17 maçlık seride topladığı puanlar aslında önceki dönemin yani Carlos’ lu dönemin bile gerisindeydi ama oynadığı futbol keyif vericiydi. Neyse bugün Beşiktaş’ tan bahsetmeyeceğim. İlerleyen haftalarda ne de olsa bol bol anlatırım. Zaman zaman rakip takımlarımızın da yüzümüzü güldürdüğünün birkaç örneğini vereceğim.(tabii ki Fenerbahçe ve Galatasaray' lı dostlarımın anlayışına sığınarak)

Aslında başkalarının zor durumuna, küçük düşmesine gülmek hiç asil bir davranış değil biliyorum ama zaman zaman bazı kamiller, öyle komik işler yapıyorlar ki kahkahayı basmamak elde değil…

Hepimizin bildiği gibi, 17.05.2010 tarihinde Şükrü (aslında hep karıştırırım; Rüştü mü yoksa Şükrü mü diye) Saraçoğlu stadında oynanan Fenerbahçe-Trabzon maçında bir anons yapıldı ve binlerce insan şampiyon olduğunu zannetti. statta kutlamalar başladı. Oyuncuları omuzlara almalar, üstünü başını yırtmalar, rakiple dalga geçmek için timsah yürüyüşü yapmalar…

O gece yaşananlar arasında bence en komik olanı timsahtı. Her aklıma gelişinde gülerim. Hay Allah, beni yine bir gülme aldı. Siz çok yaşayın emi gençler…

Evet anonsu yapanın hatasıydı, Fenerbahçe’ liler için üzücü, sinir bozucu bir anı ama kabul edin kardeşlerim, çok komik bir vakaydı o olay…




Geçtiğimiz günlerde ise yine bir bomba olay yaşandı. Haftalardır Sneijder’ in gelmesi umuduyla medyayı takip eden Galatasaray’ lılar, 14.01.2013 tarihinde bir spor (!) programında müjdeyi aldı. Evet nihayet beklenen olmuştu. Wesley Sneijder Galatasaray’a imza atmak için İstanbul’a geliyordu. Hatta o haberin anons edildiği anda Milano-İstanbul uçağındaydı. Sabaha karşı 1:30’ da Atatürk Havaalanında olacaktı. Haberin kaynağı yani Galatasaray’ lıların kılavuzu ise Rasim Ozan Kütahyalı’ ydı (ROK). Bu haberi alan bir grup taraftar, gecenin bir yarısı kalkıp taa havaalanına kadar gitmiş ve sürpriz bir karşılama töreni için hazırlanmışlardı. Ancak ne gelen vardı, ne de giden! Muhtemelen ilk başlarda rötar olduğuna inandırmışlardı kendilerini, sonra saniyeler dakikaları, dakikalar ise saatleri kovaladı ve Sneijder ortalıkta yoktu. Evet diğer bir ezeli rakibimiz olan Galatasaray’ da bir “yanlış anons” skandalına kurban gitmişti.




Psikolojik üstünlük hangisine geçti bilmem ama iki ezeli rakibimizin başına gelen bu olayların ikisi de birbirinden komiktir. Sen ROK’ a inanıp, gecenin bir yarısı o soğukta kalkıp havaalanına git ve elinde patlasın, Allah’ ın safları sizi…

Bu olayı GS aşkıyla, taraftarlık bağının gücüyle falan açıklamaya çalışmak ise inanın daha komik…

Kim bilir belki de, Galatasaray son iki sezondur, Trabzon’ dan sadece futbolcu değil, taraftar da transfer etmiştir. Malum olay, gece saat 12’ den sonra olunca insanın aklına bu ihtimal gelmiyor değil…