28 Eylül 2011 Çarşamba

TOMBALACIYI DAHA ÇOK BEŞİKTAŞLI ZANNETMEK

 
Takvimler 2001 yılını gösterdiğinde Samsun' dan 2 oyuncu siyah beyazlı formayı giymek için İstanbul' a geldi. Bunlardan bir tanesi, "futbolu Beşiktaş gibi bir takım var olduğu için sevenlerin” gönlünde taht kurduktan sonra, zoraki sebeplerle çekik gözlüler diyarına çıkacak, diğeri ise sonradan askerlik problemleri nedeniyle, (Kaderin cilvesi olsa gerek, askerlik kelimesi üzerinden çeşitli spekülasyonlara maruz kalan başkanı olan) bir başka kulübe yelken açacaktır. Güzel maçlar çıkarmıştır, 3-4’ lük Kadıköy Panteri maçında harika bir performans ortaya koymuştur ancak ikincisiyle işim olmaz. Bu nedenle O’ na dair anlatacaklarım bu kadardır. Adını bile anmaya gerek yoktur.

Dönelim esas oğlana,

İlhan Mansız’ ı sevdi bu taraftar, hem de çok sevdi. Ancak Pascal’ a olduğu kadar yürekten bağlanmadı. İlhan’ ın Beşiktaş’ a gelmeden hemen önce Galatasaray’ la anlaşmış olması ve son anda bize transfer olmasının etkisi var mıdır. Hiç sanmam.

Aradan onca yıl geçmiş, hala stada gittiğimde “Fransa’ da doğdu” ile başlayan o ünlü şarkının söylendiğini duyuyorum. Ve her duyuşumda kendi kulübümün taraftarlarının aslında ne kadar futbola ilgisiz olduğunu görüp, hayıflanıyorum. Gören de Hagi’ nin GS’ ye yaptığı katkıyı Pascal’ ın Beşiktaş’ ıma yaptığını zanneder. İstatistiklerine bakınca Beşiktaş forması giydikleri dönemde Pascal maç başına 0,53’lük, İlhan ise maç başına 0,55’ lik gol ortalaması yakalamış…

İstatistik bilimi, aralarında pek fark olmadığını söylüyor. (Not: Yemişim istatistiğini, Pascal İlhan' nın kramponunun çivisi olamazdı, bana göre) Peki neydi, bu taraftarın birini diğerinden daha sevmesinin nedeni? Kavgacı olmaksa, ikisi de kavgacıydı. Ancak birisi rakiplerle kavga ederken, diğeri topla kavga ederdi. Gerçi bir maçta İlhan, korner direğiyle kavga edip, sarı kart görmüştü. Ama o olay, Pascal’ ın vukuatları yanında çok önemli değildir.

Kabul etmek gerekir ki İlhan, asla Pascal kadar sevilmedi. Çünkü İlhan, hiç rakibine yumruk atmadı, elini şortuna sokup karşı tarafa ilkokul seviyesinde bir göndermede bulunmadı. Açın youtube denen siteyi ve İlhan Mansız yazın, karşınıza çıkan ilk video, İlhan’ ın attığı golleri (Kırımızı forma da ne yakışırdı be!) gösterir. Pascal Nouma yazın, karşınıza çıkan ilk video; Pascal’ ın Rüştü’ ye attığı golden sonra yaptığı, American History X özentisi tombala hareketinin görüntüleri! Sırf bu bile başlı başına ikisi arasındaki farkı gösterir. Fakat ne yazık ki şu günlerde İlhan Mansız’ ın adını bile anmayan taraftarımızın bir bölümü, Nihat Doğan’ ı döven Pascal’ a havaalanında karşılama yapar. Çünkü zannediyorlar ki Pascal, İlhan’ dan daha sıkı bir Beşiktaş taraftarıdır.

Ben bizim taraftar kadar, popülist hareketler karşısında kendinden geçen bir topluluk görmedim arkadaş!

Mesela, Ekrem Dağ 90 dakika boyunca ciğerlerini parçalamak pahasına koşar, ama yeteneği belirli bir seviyede (Kusura bakma Ekremciğim ama öyle) olduğu için skoru değiştiremez. Fakat maç boyunca, aralarında bir husumet varmışçasına Turgay Bahadır ve Ozan İpek’ i kovalar, sırf takımı için. Diğer tarafta ise bizim dünya yıldızı Quaresma, maçın başındaki tek 1 (yazıyla Bir) pozisyon dışında ortada yok ama kritik yerde topa basıp düşünce rakibe arkadan çelme takar. Gördüğü kırmızı karttan sonra ise formasını öpüp, Bursa seyircisine gider yaptı diye ertesi gün tüm taraftar sitelerinde kahraman ilan edilir. Bu kadar kolay mı tavlanıyor bu büyük kulübün taraftarı?

Bu takımın, rakip seyirciye kırmızıdan sonra forma öperek gider yapacak oyuncuya değil, atacağı/attıracağı gollerle 90 dakika dolmadan stadı terkettirecek oyunculara ihtiyacı var.














Not: Hele bir de Beşiktaş’ lı olmasıyla bilinen hakeme, kendi yönettiği maçta hep bir ağızdan “Beşiktaş’ ın çocuğu Fırat Aydınus” tezahüratı yapıp, hakemin ayarının kaçmasına neden olma olayı var ki, “Böyle taraftar düşman başına” diyesi geliyor insanın…

20 Eylül 2011 Salı

Dün Birisi "Sizin Oynayacağınız Topun" Dedi


İlk 2 hafta sonunda görüyorum ki, Beşiktaş’ ım geçtiğimiz aylarda yaşananlardan kötü etkilenmiş, geçen yıldan ise hiç ders almamış…

Eskişehir maçında göze batan unsur olan “takımın birlikte hareket edememe sorunu” zayıf Maccabi karşısında, seyircinin iteklemesi ile kısmen aşılmış gibi görünse de bir diğer zayıf rakip olan Ankaragücü (Zannediyorum Ankaragücü bu sene küme düşecek) karşısında da belirgin bir şekilde hissedildi.

Fernandes’ in hırsı, öfkesi ve isyanı olmasa, benim gibi hayalperestlerin yeni bir Adanademir Spor vakası beklediği böylesine bir rakibe bile puan kaybedebilirdik. Fernandes’ te 2. Gol öncesindeki 10-15 dakikalık bölümde öylesine bir öfke vardı ki, Sidnei’ nin 2. Golünden sonra sevinemedi bile, adam da resmen sinir boşalması oldu. Birazdan ağlayacak sandım. “Yüreğini ortaya koymak” gibi çok kullanıldığı için laçkalaşan bir terimin anlamını yeniden öğrendik sayesinde. Öyle ki, o hep övündüğümüz taraftarımız bile mala bağlayıp, sessiz sedasız puan kaybedişimizi izlerken, ayağına gelen topu reklam panolarına var gücüyle vurarak tüm stada “siyah ulan!!!” diye bağırdı. Kim bilir belki de takım arkadaşlarına “sizin oynayacağınız topun” demek istedi. (Bkz: Başlık)

O hareket, bir devrim masalı gibi önce kapalıyı, sonra yeni açığı, sonra stadı, hatta tüm semti, bütün İstanbul’ u diriltti. Ardından da 2. ve 3. golleri izledik. Bu arada Ankaragücü oyuncusu Hürriyet’ in sataşmalarına rağmen, 2. sarıyı görmemek için dişlerini sıkarak, elemana yol verişindeki profesyonelliğine ise şapka çıkarmak gerekir.

Rivayet odur ki, bilgi bankası Ali Ece şöyle bir yorum yapmış kendisi için ;

“Marcus Münch’ ten beri, bu kadar iyi orta yapan gelmemişti.”

İşte bu tanımlamanın altına imzamı atarım.

Ve işin ilginci, Mendes’ in şirketiyle ortaklık falan yapmadan, gidip 2 milyon EUR gibi bir paraya satın aldık bu adamın bonservisini. Bu adam için şaka gibi bir bedeldir. Düşünsenize bu adamın Gaziantep’ in ya da Cavcav’ ın elinde olduğunu, 3 büyüklere en az 10’a 15’e satarlardı. Neyse, bu çocuğun Beşiktaş’ ıma kazandırılmasında emeği geçen herkese minnettarım.

Ayrıca yazıyı bitirmeden şu seyirci konusuna da değinmek istiyorum.

Dün stadın beklendiği kadar dolu olmadığını görünce üzüldüğümü ifade etmek isterim. Aslında tüm statların yeterince dolmadığını görüldü. Bu durumun yani taraftarın futbola ilgisizliğinin muhakkak yaşanan şike soruşturmasının insanları futboldan tiksindirmesiyle ilgisi vardır. Bilet fiyatlarının yüksek olması da bizim Taco gibileri evde maç izlemeye yöneltmiş olabilir. Bu etkenlerle birlikte, hemen her gün maç oynanacak olmasının da ilerleyen aylarda seyirci de bir heyecan kaybına neden olacağını ve tribün mevcutlarının azalan bir seyir izleyeceğini düşünüyorum. Yani kanaatimce, bilet fiyatları düşük olsa dahi, bu sezon takım bazında son yılların en düşük seyirci ortalamalarını görebiliriz. Fakat burada Fenerbahçe seyircisini bu öngörünün dışında tutuyorum. Bunu da “fener seyircisi şöyle iyidir, herkesten büyüktür” laflarıyla açıklayanlar da (kusura bakmasınlar) saflık etmiş olurlar. Onların bu sene çok daha fazla takımlarına sahip çıkmalarının nedeni, çok büyük haksızlığa uğramış olduklarını düşünmeleridir. 1975 yapımı, Münir Özkul ve Adile Naşit’ in de oynadığı, "Bizim Aile" diye bir film vardı. Bilen bilir, o filmde neredeyse düşman olan üvey kardeşler, zalimin zulmü karşısında tek yürek olmuşlardı. (Bu arada saygılar Itır Abla) Fenerbahçe taraftarının, seyircisiz maça bile bilet almaya kalkışmalarının adını ise “Bizim Aile Sendromu” koyabiliriz. Şimdi bunu söylediğim için bu girişimleri küçümsediğim zannedilmesin. Aksine, bence harika bir davranış ama bu davranışların da bizzat başkan tarafından içine girilmiş olan karanlık işleri temizleyemeyeceği de unutulmasın.

12 Eylül 2011 Pazartesi

Bando Ekibi Kadar Düzenli Olamamak

Bekledik, bekledik ve yine bekledik sonra büyük gün geldi çattı. Kartal’ ım sahaya indi ama içimizi acıttı. Keşke ligler biraz daha geç mi başlasaydı dedirtti. Tamam kardeşim, bizde Es-Es’ i deplasmanda darmadağın edecek ışığı göremiyorduk ama en azından galip geliriz diye umut ediyorduk, o da olmadı en kötüsü iyi futbol oynarız diyorduk. (Geçen sezonun 2. haftasındaki İBB maçı gibi) Fakat takım o kadar düzensizdi ki Allah işi galip falan gelsek, Es-Es’ e yazık oldu diye vicdan sahibi Beşiktaş’ lıların yüreği sızlardı. Futbolla ilgili teknik bilgi düzeyimin derin olmadığını düşünüyorum ama zannediyorum bu 4-3-3 zannedildiği kadar iyi bir sistem değil ya da o sistem çok iyi de bizim takım yetersiz. Tamam ben de uygulamada bir Barcelona başarısı beklemiyorum ama korkarım ki hiç ışık yok. Üstatların dediğine göre 4-3-3 sisteminin iyi işlemesi için;

-          İleri üçlünün sürekli hareket halinde olması lazımmış (maalesef bizim ileri üçlünün, değil yer değiştirmek adım atacak hali yok ve sanırım zannedildiği kadar zeki futbolcu değiller, keza Avatar filmi kahramanları gibi bir fiziğe sahip olan Ivesa’ nın kalesine sürekli yüksek top çalıştılar)

-          Beklerin sürekli hücumu desteklemesi gerekiyormuş (bizde sağ bek yok, sol bekte rakibin saçmalaması sayesinde bir orta yaptı (Dikkat! yerden ortaladığı için Ivesa sadece seyredebildi) ve gol oldu.

-          Orta sahanın göbeğinin iki yönlü oyunculardan kurulu olması lazımmış. (biz de o dediğini yapacak Necip, çok kötü günündeydi. Ernst’ e ise sahaya adım atmak nasip olmadı.)

Sadece 4-3-3’ te değil, tüm sistemlerde gerekli defans hattı sıfatları olan “dikkatli olma, uyumluluk, savaşçılık ve beceriklilikten” ise sadece bir tanesi (bir miktar) vardı; “savaşçılık” (O nu da 16 (!) numaralı formayı giymekte ısrar ettiği rivayet edilen, 3 aylık Beşiktaşlı (!) Egemen yaptı.) Geçtim Eskişehirspor futbol takımını, Es Es bandosu bile bizim takımdan daha düzenli ve ahenkliydi. (Bkz:Başlık)

Yukarıdakilerin haricinde, dikkatimi çeken bir diğer konu ise geçen yıldan bu tarafa rakip takımların bize karşı acayip bir şekilde iyi ve özgüvenli oynamalarıdır. Burada kastettiğim kesinlikle Batuhan denen zırzop’ un bize gol atması falan değil, golü sonrasında yaşanan için “çocuk kendince eğleniyor işte” diyip geçtim. Fakat geçen yıl bize karşı takır takır top oynayanlar, ertesi hafta saçma sapan sonuçlar alabiliyordu. Bunun nedenini bizim yıldızlara karşı kendini gösterme çabası olarak yorumlayanlara katılmadığımı belirtmek isterim. Bizim başkanın mütemadiyen savurduğu paralardan, bir sonraki transfer sezonunda nemalanmak istenmesi olarak yorumlayanlara ise kısmen katılıyorum. Ancak bence asıl nedeni, (kim olduğunu hatırlamıyorum ama bir köşe yazarının yaptığı müthiş tespitle) maalesef Beşiktaş’ ım “göze kestirilebilen” bir takım olmuştur. Bu durum sadece bir yılın değil, 2004’ ten bu tarafa alınan kötü sonuçların sonucunda oluşmuş bir imajdır. Şampiyon olduğumuz sezonda bile tarif edilemez bir defansif anlayışla saha çıkıyorduk ve 1 bilemedin 2 gol attıktan sonra sürekli rakiplerin ataklarını savuşturarak tamamlıyorduk maçları. Sürekli atak yiyen bir takım olarak bilinmek iyi bir şey değildir. Mesela Fenerbahçe istediği kadar oyuncu kaybetsin, GS bile Kadıköy’ e çıkarken şöyle derinden bir “aman sakata gelmesek” demeye devam edecektir. Fenerbahçe yıllardır aldığı sonuçlarla o imajı oluşturdu.

Bu algı, yalnız galibiyet serisiyle de kırılamaz. Sansasyonel sonuçlar almak lazım, örneğin birkaç maçta gol rekorunu zorlamak lazım, diğer takımların çekindiği ortamlarda (Örn.Kadıköy) rakibi hallaç pamuğu gibi atmak lazım, Avrupa’ da güzel futbolla sürpriz sonuçlar almak lazım (Maccabi’ yi falan yenmek değil, Batuhan bile “Maccabi’ yi bende yenerim” diyor) örneğin Dinamo Kiev’ den geçen senenin intikamını içerde-dışarda çok fena almak lazım, sonraki turda güçlü bir rakip istemek ve onu duman etmek lazım…

Korkarım yukarıda söylediklerimi yapamazsak, rakipler bizden korkmamaya hatta bizi gözüne kestirmeye devam edecekler. Maçtan önce soyunma odalarında, rakip hocalar oyuncularına bizim hangi yönlerimizden korktuğunu veya dikkat etmeleri gerektiğini değil, bizi nasıl yeneceklerini anlatmaya devam edecek.

Bu kulübe yakışan da kesinlikle o değildir.

8 Eylül 2011 Perşembe

Türk İşi-Japon İşi Bunu Yapan Kaç Kişi?

3 Temmuz 2011 tarihinde önemli kişilerin tutuklanmasıyla ülke gündemine oturan şike soruşturmasının artçı sarsıntıları hala devam ediyor ve bir süre daha da devam edecek gibi sayın seyirciler…

Bu ülkede (tutuklandığı tarih itibariyle) bir takım siyasi figürleri saymazsak dokunulamayacak isimlerin 1. sırasındaki adamı tutukladılar. Hatta evine girip, çekmecelerini bile karıştırdılar ve daha sonra bazı basın organlarında çekmece görüntüleri montajlanmış bir şekilde (öyle iddia ediliyor) yayınlandı. Benim bu süreçte polise lafım yok, adamlara savcılık emir vermiş onlarda takip etmiş, kaydetmiş, işini yapmış sizin anlayacağınız.

Ha burada bir takım görüntülerin, fotoğrafların (Aziz Yıldırım’ ın sabıka kaydı fotoğrafı hariç) ve konuşma kayıtlarının servis edilmesini de gayet mantıklı buluyorum. Onlar yayınlandığı halde hapishaneye konvoy düzenlendiğine şahit olmuşken, bir de yayınlanmasa bu fener taraftarı “yahu bu adamın suçu ne, kanıt gösterin bize” diye gidip Metris’ i ateşe verirmiş diye düşünüyorum. Ne zaman geriye düşse veya sıkıntılı bir şekilde maça çıksa “Aziz Başkan ayarlar bişiler, masaya yumruğunu vurur, Aziz Başkan ne yapar-eder bu maçı bağlar hi hihi hihi hihiii” diye arsızca konuşanlar bile “yok bize siyasi görüşümüz nedeniyle operasyon yapıldı, Fenerbahçe Cumhuriyeti’ ni ele geçirmeye çalışıyorlar, bik bik bik” diye sızlanıyor. Gören de Kemal Kılıçdaroğlu’ nun şikeyle suçlandığını zanneder. Yahu kardeşim, Aziz Başkan ne yapar-eder halleder derken, Aziz başkanınızın ne yapacağını ima ediyordunuz?

Hele önemli bir gazetecinin (ipucu vereyim; A.T.) iddiasına göre; Fenerbahçe’ nin son yıllardaki yükselen performansı nedeniyle, UEFA Fenerbahçe’ nin önünü kesmek için bu iddiaları tertiplemiş!!(uuu beybi, ne içtin sen böyle?) Adam kendini direk narkotiğe ihbar ediyor resmen, neyse kulakların çınlasın Mustafa Topaloğlu diyor ve o sözlerin şaka olduğunu kabul ediyorum.

Kesinlikle amacım Fenerbahçe’ yi tu kaka ilan etmek değildir. Beni rahatsız eden futbolun ne kadar pisliğe battığına şahit olmaktır. Bu işleri herkesin yaptığını düşünüyorum. (Keza bizim hoca da içerde) Bu nedenle daha düne kadar birbirini boğazlayanlar, 23 Nisan’ lar da tertiplenen okul müsameresindeki çocuklar gibi elele tutuşmuş Ankara sokaklarını arşınlıyorlar. (Behzat amirim öpsün sizi emi!) Bu adamların başını da benim kulübümün başkanı çekiyor. Yazık, çok yazık. Fenerbahçe başta olmak üzere suçlanan takımların mahkemede değil meclis koridorlarında aklanması için lobi çalışmaları yürütülüyor. Tam Türk işi oluyor yani! (Bkz: çocukluğumun iğrenç/saçma tekerlemesi olan başlığın devamını da burada yazayım; Tak Fişi Bitir İşi) “Ne olduysa olmuş, fazla dallanıp budaklanmadan kitabına uydurup, kapatalım mevzuyu” diye düşünen insanlar önemli yerlerde olduğu müddetçe de asla tam anlamıyla arınamayız diye düşüyorum. Sadece futbolda değil, hiçbir alanda arınamayız.

Güzide kulüplerimizin, değerli başkanlarının çalışmalarına GS kulübü muhalefet ediyormuş gibi görünüyor. Hatta bizim Koray başta olmak üzere bazı GS taraftarları, kulüplerinin bu duruşu nedeniyle takımlarıyla gurur duyduklarını söylüyorlar. Yahu güzel kardeşim, GS yönetimi muhalefet ediyormuş gibi görünmek zorunda, tabanı Fenerbahçe’ den en çok nefret eden kulüp Galatasaray olduğu için yönetim çıkıp bir takım demeçler veriyor ya da internet sitesinde açıklamalar yayınlıyor. Daha ilk gün Ali Dürüst o melun açıklamanın altına imza atmadı mı? Sizin yönetimin yaptığı, Türkiye’ nin şu andaki dış politikasının benzeridir.

Anlaşılan o ki, A’dan Z’ ye herkes masa başı işlemlerini yürütebilmek için en az bir sandalyeye sahip ve öyle ya da böyle bu işlere bulaşmış ancak tüm bu işlerin ihalesi Aziz Yıldırım’ a kaldı. İşte bunun nedenini gerçekten merak ediyorum. Aziz başkan aldı bu ihaleyi de diyebiliriz. Kim bilir belki de gerçekten kendini çok yükseklerde görmesinin bedelini ödüyordur. Neyse yine de Allah kurtarsın diyelim.

6 Eylül 2011 Salı

Cannes Festivalinde Ödül Almadım Ama Bu Sözü Söylemek Farz Oldu

Konu futbolsa, üzgünüm dostlar tarafsız olamam. Taraf olmam, hakkaniyete karşı gözünü bağlamış, körebe oynayan bir çocuk ta yapmaz beni…
(yemin edecek halim yok, bilen bilir)

Tarafımın ne olduğunu, ilk yazımı okuyanlar hatırlayacaktır. (Hatırlayanlar, hatırlayamayanlara anlatsın…)

Konu milliyetçilikse, vatanını, milletini, devletini sevmekse, benim diyen adamların birçoğunu bu kavramlara olan sevgimde boğarım. Ama şu A milli futbol takımı mevzu bahis olduğunda, içimde bir soğukluk oluyor. Elin gavurunun takımını da asla desteklemem fakat bizim takımı da destekleyemiyorum. Bir nevi nötr olma durumu yani…

Burada hata benim mi? Yoksa, milli takımı bir şekilde 2 takımın, birbirinden temiz (!) iki takımın yıldızlar (aman ne yıldız ha!) karması haline getirenler mi suçlu? Tamam tamam biz de biliyoruz Necip' in yaşını ve teknik, taktik, oyuncu performansı, morali vb. etkenlerin önemini ama kardeşim sen EURO 2012 elemelerindeki en önemli maçı olan Belçika maçına Çağlar isimli futbolcu yaması ile çıkıyorsun. Hadi vardır bir bildiğin, o mevkide adam yoktur koca ülkede diyelim ama ardından Kazakistan maçına çıkıyorsun, Selçuk Şahin diye bir adam kadroda ama Necip Uysal’ ı almamışsın. Hadi ulan, buna da eyvallah çekelim senin güzel hatırın için, fakat sonra senin orta sahanda iki adamın (sakatlık ve kırmızı kart olayı) kadro dışında kalıyor. Ancak sen (“en iyi ikincilik” kapıp, direk finallere gitme şansın olan bir maçta) kadroya Yekta’ yı alıyorsun!! Bu adam, Kasımpaşa’da milli forma görmezken, GS’ ye transfer olunca akla ilk gelen adam oluyor. Ki GS’ de henüz, Kasımpaşa’ da ki formunun yarısında bile değil. Göreceksiniz, yakında Sercan Yıldırım' da A Milli Takım' ın değişmezlerinden (performansına bakılmaksızın) olacak.

Buna en hafif tabirle “Yuh be vicdansız, hiç mi Allah’ tan korkmuyorsun” denir.

Akılları sıra iki büyük yarattılar, sonra milli takımı o iki takımın karması yapıp, oyuncularına vitrin yaptıracaklar. Akılları sıra İspanyol modelini (bkz:Barca-Real karmasından milli takım yapmak) taklit ediyorlar ama beyler, ayıp ediyorsunuz Necip’ lere, ayıp ediyorsunuz bu ülkenin gençlerine, Ayıp ediyorsunuz bu güzel ülkenin futbol sevdalılarına (Ahmet Çakar gibi konuştum sanırım)

Öldürmeyin lan içimizdeki futbol sevgisini be vicdansızlar!

Not: Burada, evet tam burada aklıma Doğuş’ un şu ünlü küfürlü videosunda söyledikleri geldi. Video’ yu merak eden, Google amca’ ya sorabilir. Orda söylenen lafları kime söylüyor bilmiyorum ama ben o küfürlere bir ayna tutup, o samimi sözlerin farklı bir yöne gitmesini istiyorum.

Bu yazı “tutkuyla sevdiğim, yalnız ve güzel Beşiktaş’ ıma” ithaf edilmiştir… (Bkz: Başlık)

5 Eylül 2011 Pazartesi

Demedi Deme İbrahim...

Bu yayıncı kuruluş (hadi bizde reklam olmasın diye adını anmayalım) son günlerde bir takım filmler çeviriyor. Şöyle ki;

Şimdi bu kuruluş, Ligtv2 ve Ligtv3 adı altında iki adet yeni kanal oluşturdu. Sonra “spormax” kanalının ise Ligtv3’ ten yayın yapacağını ilan etti. Spormax, Ligtv3’ e geçtikten sonra birden benim izleyebildiğim kanallar arasından çıkıverdi. Aslında çok fazla izlediğim bir kanal olmamasına rağmen, müşteri hizmetlerini arayıp bu durumun nedenini sordum. Cevap olarak, spormax’ in bana hediye olduğunu, söz konusu tarihten itibaren hediye vermekten vazgeçtiklerini beyan ettiler. Bir nevi, “bugüne kadar izlediğine şükretmediğin gibi birde arayıp, vaktimizi çalarak nankörlük yapıyorsun” dediler sizin anlayacağınız…

Ulan beyefendi dedim, ben sizinle abonelik sözleşmesi imzaladım. “Şu şu kanalları, şu tarihe kadar izlemenin bedeli olarak, şu kadar para isteriz” dediniz bizde verdik ama şimdi kafanıza göre benim kanal listemde oynama yapıyorsunuz, böyle saçma iş mi olur dediğimde ise aldığım cevap “haksızlığa uğradığınızı düşünüyorsanız, mahkemeye başvurabilirsiniz”

Bu cevabı bu kadar rahatlıkla söylemelerinin nedeni, işi hukuk kitabına uydurmuş olmaları sanırım. Aynı mantıkla, bu adamlarla ben lig tv izlemek üzere anlaşma yaptım. Yarın bir gün, örneğin “ligtv2. Yarı” diye bir kanal kurup, ligin ikinci yarısındaki maçları o kanaldan verebilirler. Evet sözleşmeye uymuş oluyorlar, benim lig tv kanalım açık ama maç yayını “ligtv 2. yarı” kanalında olacak. Bu durumda ligin ikinci yarısını izlemek için ekstradan para vermek zorunda kalacağım. Hatta işi iyice edepsizliğe vurup, bir derbi maçını ilk yarısını lig tv’ de, ikinci yarısını ekstra kanalda bile verebilirler. Hukuken hiçbir yaptırımla da karşılaşmazlar.

Neyse yukarıdaki olayları düşünürken kafamda bir ampul parladı.

Bu lig tv 2 ve lig tv 3 kanalları kurmalarının ana sebebi, bu sene uygulamaya konacak olan play off maçları olabilir miydi? Yani “biz sizinle bir sezondaki tüm maçları izlemeniz üzerine anlaşma yaptık, play off maçları için ekstra para vermelisiniz” diyebilirler mi? Bilemem, bunu zaman gösterecek. (Bkz: Demedi deme İbrahim)

Aslında baktığımız vakit, şike soruşturması firmayı yıprattı, oluşturdukları projeksiyonda sapmalara neden oldu ve hayatta kalmak için bazı çözümler üretmek zorundalar. Çünkü onlarca kişi ekmek yiyor. Ama be güzel kardeşim, şikeyi ben mi yaptım ya da yaptırdım ki parasını benden alıyorsun? Başına bu işleri kim açtıysa sen de git onun kablosunu kes pardon, git parasını ondan iste, tazminat davası falan aç mesela…

2 Eylül 2011 Cuma

Beşiktaş' ımı çok özledim ( be abi!)

104 gün, yani (tam gün hesabı yaparsak) yaklaşık olarak 2.496 saat olmuş Beşiktaş’ ımı kanlı canlı izlemeyeli. Şimdi çıkıp bana Alania maçlarından falan bahsetmeyin. O maçlar üzerindeki “hazırlık maçı” havası, özlemimin dinmesine engel oldu. Hani çok acıkırsınız da, yemek hazırlanana kadar ufak bir ekmek parçasının arasına peynir koyarsınız ya, o iki maç benim için işte öyle bir şeydi.

Evet özledim, hem de çok özledim bu nedenle bir yanım, ligin bir an önce başlamasını istiyor. Diğer yanım ise ligler hiç başlamasın diyor. Neden mi?

Umarım yanılırım ama bu sezon, geçtiğimiz yılı arayacağız gibi geliyor. Hem de Fenerbahçe’ nin kolu kanadı kırılmışken, beceri fakiri yönetiminin olumsuz etkilerinden kurtulamayacak olan Galatasaray’ ın bu duruma rağmen, Trabzonspor şampiyonlar ligine (ki yeri gelmişken söyleyeyim; Trabzon haklı beyler!) konsantre olup, 1-2 ay süper ligden uzak kalacakken…

Bursa mı? O kim la? (seni de özledim Behzat reyizz J)

Neyse bırakalım teksas’ ı tommiks’ i de konumuza dönelim Şansal’cım. Evet bu yıl takımımdan korkuyorum. Sağda solda okuduklarım, TV’ de takımı bir arada gösteren görüntüler, Alania maçından enstantaneler bana bunları düşündürtüyor. TV’ de takımı bir arada gösteren görüntülerde, sanki tek bir takım değil de birden fazla takım aynı renk eşofmanları giymiş gibi hissediyorum (Bkz: Atletico Madrid maçı öncesinde yapılan turistik gezinin görüntüleri). Sanki oyuncuların bir kısmı, diğer bir kısmıyla küs ya da adam yerine koymuyor. Alania maçında takım gol atıyor, futbolcular kendi aralarında küçük gruplar halinde seviniyor. Takım atak yediğinde ise tipik hücre yapılanması gibi hareket ediliyor. Sanki her küçük takım, kendi bölgesini temiz tutmaya çalışıyor. Tamam, herkes kapısının önünü temizlerse, tüm sokak temiz olur. Güzel söz, eyvallah, hatta bu sözün içerdiği derin sosyalizm propagandasına da lafımız yok ama bu adamlar Belediye Fen İşleri Daire Başkanlığı’ nda çalışmıyor ki. Bu adamlar futbolcu ve futbol da bir takım oyunudur. Başarı için koordineli bir şekilde kanat varyasyonları yapmak lazım, kolektif bir şekilde pasa dayalı oynamak lazım. (Kulakların çınlasın Ömer Üründül, üstadımızsın. Senden öğrendik bu yakışıklı tanımlamaları J)

Tüm bunları düşünürken birden şu kelimeler beliriyor kafamda;

“Aman bee, neyse ne!! Yense de, yenilse de, kötü de oynasa özledim Beşiktaş’ ımı”

Harbiden özledik, hem de çok özledik be abi!! (Toprağın bol olsun Optik Başkan)