27 Aralık 2012 Perşembe

BİR ZAMAN MAKİNESİNE DÖNÜŞEN TAKIM

Geçen sezonun sonlarında yıllardır beklenen (en azından aklı başında taraftarlarca) bir olay gerçekleşmişti, “Yeter” nidaları karşılığını bulmuştu. Yeni bir yönetim geldi. İlk günlerde çok acemice işler yapıyordu ve bu durum siyah beyaz yürekleri darlıyordu. Kimine göre parasızlık, kimine göre evrakta sahtecilik (bana göre ikincisi) nedeniyle UEFA, “şu andan itibaren ocak dışındasın” demişti, camiada moral bozukluğu üst düzeye ulaşmıştı. Derken, biraz da Almanya’ nın aykırı kulübü St. Pauli’ nin geçmiş yıllarda başarıyla uyguladığı “Retter (Kurtarıcı)” kampanyasından esinlenerek “Feda” olgusu ortaya çıktı. İlk günlerde bende herkes gibi iyi bir pazarlama taktiği olarak yorumlamıştım bu tişörtleri ve “Feda” sözünü…

Ancak geçen günler gösterdi ki, “Feda” bir anlayışın değişmeye başladığını gösteren bir işaret fişeğiydi. Kulüp artık parasının pulunun hesabını yapanlarca yönetilecekti ve bu kampanya ilk adımdı. BJK Sportif A.Ş., ekonomik krizdeki her şirket gibi ilk olarak çalışanların, futbolcuların ücretlerinde vanaları kıstı. Futbolculardan, gidecek yeri olmayanlar kabul etti. Yıllardır ederinin üstünde kazanmanın sarhoşluğuyla kendini çok çok büyük futbolcu zannedenler rest çekti.

Zaman bize gösterdi ki, zannettikleri kadar da büyük değillermiş;

Kimisi sezon başında ezeli rakibe (hem de kulübü aşağılayarak) gitti ve Bekir İrtegün’ ün yedeği (evet evet bildiğimiz Bekir İrtegün’ den bahsediyorum. Bu utanç O’ na yeter.) oldu, kimisi “olmaz bu ücretten aşağı, Kasımpaşa” dedi, kimisi ise “nasıl olsa arkamda taraftar var” diye düşünüp, kulübe 'gider' yapmasının karşılığında geçen hafta bir avuç taraftarın sevgi gösterisiyle gider oldu bu ülkeden…

Bu gelişmeler ışığında, beklentilerin çok düşük olduğu futbol takımı ligin ilk yarısında öyle işler yaptı ki, yaşı 30 ve üzerinde olan taraftarları için bir nevi zaman makinesine dönüşerek, bizleri Metin-Ali-Feyyaz’ lı döneme, 90’ lı yılların başına götürdü hemen her hafta…

Artık umutların kesilmek üzere olduğu Necip’ imiz müthiş bir ivme yakaladı, kendisine güvenenlerin göğsünü kabarttı. Takımın ikinci kaptanı oldu. Evet Beşiktaş’ ın 21 yaşında bir kaptanı var! Dizilerde bile dalga geçilmeye başlanan ve deyim yerindeyse transfer dönemlerinde konvertibl bir para birimine dönüşen Holosko kariyerinin en başarılı dönemini geçirdi. (Yazarın notu, bir de şu saçma gangnam dansını yapmasa iyi olurdu.) Sezon başında tayin girmiş bankacı gibi gönülsüz iş yapan Almeida, golcü mü yoksa defans oyuncusu mu olduğuna karar vermemizi güçleştirecek kadar mücadele etmeye başladı. Karadayı sahada kontrolü ele aldı. Diğer oyuncular da O’ na saygı duymaya başladı. Saygıyı gösteren en önemli şey; yedek kulübesinde Mehmet Akyüz’ ün yaptığıydı. Buna mukabil, O’ nun yaptığı ise “Manuel Fernandes’ in o saygıyı sadece oyunculuğuyla değil, adamlığıyla da hakettiğini” gözler önüne serdi. Oğuzhan’ ın performansı, tüm Beşiktaş’ lıların yüreğine korku salan “ulan, bu yönetim parasızlıktan, kızını sevmediği zengin adama veren fakir baba gibi davranıp ta Fernandes’i satarsa, ne halt edeceğiz?” düşüncesini darmadağın etti.

Kelimenin tam manasıyla bir takım oldu bu çocuklar. Beşiktaş artık herkesin ayrı telden çaldığı duygusuz insanlar yığını (Kulakların çınlasın bıyıklı hoca, Avni Hoca) değil, iki kaptanının aynı tabaktan menemen yediği bir ekip oldu. Kimileri hala saygı duymasa da, kanaatimce bunda aslan payı Samet Hoca’ nındır.

Küstah spor medyasının hiç şans vermemesine rağmen, ligin ilk yarısında oynadığın güzel futbol için teşekkürler Beşiktaş’ ım…

“Dırim Tıim kurduk, önce bu pastanın çileğini koyacağız, sonra da 2. hafta İnönü’ de size” diyen edepsizlere İnönü’ yü dar ettiğin için, hırsızlıkla 1 puan aldılar diye sevinecek hale düşürdüğün için, bize “17. hafta itibariyle puanlarımız eşit değilse, bunun sebebi o hırsızlıktır” dedirttiğin için teşekkürler Beşiktaş’ ım…

Oynadığın tek kötü maç olan Fenerbahçe maçında “Beşiktaş kümeye” diye bağıran gevşeklerin (Öyle bağırmayan Fenerli dostlarımı ayrı tutuyorum. Öyle bağıranların içinde dostlarım varsa, kusura bakmasınlar gevşeklik etmişlerdir.) futbol takımının 3 puan önünde ilk yarıyı bitirdiğin için teşekkürler Beşiktaş’ ım…

Şampiyonluk falan umurumda değil, başımızı öne eğdirmediğin için teşekkürler Beşiktaş’ ım.


Bakın yazın bunu bir kenara; yıllar sonra 2012-2013 sezonunu “Ahhh o sezon, Feda sezonuydu. O zamanın parasıyla GS 30 milyon EUR, FB ise 25 milyon EUR civarında para harcamıştı. Buna karşılık biz 1,5 milyon EUR’ luk harcama yapmıştık. Herkes küme düşer gözüyle bakıyordu ama…” diye başlayan cümleler kurarak hatırlayacağız.

3 Aralık 2012 Pazartesi

BU BEŞİKTAŞ ÇOK OLMAYA BAŞLADI YİNE

Beşiktaş futbol takımı ne zaman iyi gitse, “görünmeyen el mekanizması” devreye girer ve sağdan soldan saldırılar başlar. 100. yılda tank gibi bir takım olur, o takım pozisyon vermeden maç bitirir, şampiyonlukta ki rakipleri, Beşiktaş’ tan bırakın puan almayı gol dahi atamaz siyah beyaz kaleye. Gizli bir el devreye girer ve spor medyasının önde gelenleri “bu takım keyif vermiyor, Lucescu’ nun defansif futbolu insanları bu güzel spordan soğutuyor. Hem başta Zago olmak üzere takım çok sert oynuyor ve rakipleri bezdiriyor” derler. Kamuoyu oluştururlar. Yahu bu ülkede “Beşiktaş böyle giderse, biz işsiz kalırız” diyen spor yorumcuları vardı.

Tetikçi bir hakem ve sonrasında olanları biliyorsunuz;

Beşiktaş belini doğrultamaz yıllarca…

Sonra Beşiktaş yönetimi harakiri yaparcasına akıl almaz paralar harcayarak yıldız oyuncular getirir. Bunların başına çılgının teki olan B. Schuster’ i hoca yapar ve takım deli fişek gibi oynamaya başlar. Bu çılgın Alman, ülkemizdeki defansif anlayışı eleştirmek için “60’ lı yılların futbolu oynanıyor” der. Aman Tanrım, böyle bir saygısızlık görülmemiştir. Ülkemiz futboluna, hatta tüm Türk milletine hakaret edilmiştir!! Spor medyası ayağa kalkar, bu adam defolup, gitmelidir. Hem zaten akreditasyon kartını boynuna takmayarak başta federasyon olmak üzere, stadyumda ki onbinlerce insanın anasına sövmektedir! Takımın beyni olan Guti ise 180 promil alkollüyken, belediye otobüsüne (hani şu hepimizi trafikte sıkıştıran, dikiz aynası kullanmayan belediye otobüsleri) çarpmıştır. Bu da yetmez gibi karakolda “bu ülkeden gitmek istiyorum” der. Edepsiz İspanyol’ a haddi bildirilmelidir çünkü biz millet olarak ezik değilizdir!

Not:

1-     Şu anda o akreditasyon kartını birçok hoca/yardımcı hoca/tercüman boynunda taşımıyor.
2-     Ezeli rakip olan Fenerbahçe’ nin defans oyuncusu kazıcı Bilica, motosiklete çarpıp, ezip, ordan uzaklaşır ama bu olay medyada sıradan adli vaka kadar yer alır.


Dönemin yönetiminin çılgınlığının bedelini iflas noktasına gelerek ödeyen kulüpte kan değişikliği yapılır. Yeni bir yönetim, yeni bir anlayış, yeni bir hoca, düşük maliyetli oyuncular, küçüleceğiz lafları vs. vs.

Memleketin yarısının, sezon sonunda ilk 10’ a bile giremeyeceğine inandığı takım, muhtaç olduğu kudreti damarlarındaki asil kanda bulmuştur ve tüm oyuncular kelimenin tam anlamıyla yüreğiyle top oynamaktadır. Yok canımdır, gelip geçicidir bu durum çoğuna göre. Hah işte tam istedikleri gibi olmuştur, ilk haftaların heyecanıydı zaten o karakterli futbol. Antep, Sivas ve Fenerbahçe maçları kapkara yüreklere su serpmiştir. Tamam Siyah Beyaz tehlike geçmiştir, şu Antalya ve Kasımpaşa can sıkıyordur ama nasıl olsa ilerleyen haftalarda hakem marifetiyle halledilirler.

Derken çocuklar, 3 haftalık fetret devrinden sonra kendine gelir. Puanları toplamaya başlar hem de harika oyun oynayarak. Takım oyununun ne demek olduğunu insanların gözlerine sokarak.

“Lannn yoksa? Yok canımmm, geçer bu ateş geçer” derken siyah beyaz bir rüzgar ülkeyi sarmaktadır.

Ne yapılmalıdır? Hemen eski usuller devreye girmelidir. Önce oyuncuların özgüveni yıkılmalıdır.

“Beşiktaş esasında iyi bir takım değil. Fernandes, Oğuzhan, Almeida ve Necip’ i çıkar, bu takımın rakip sahaya gidecek mecali olmaz” (Holosko’ yu unuttunuz lan! Onu da “+ bir miktar para” ile takasta kullanıp, yollayalım.)

Sanki Messi, İniesta, Xavi ve David Villa’ yı çıkarsak bile Barcelona uzay takımı olarak kalabilir!

Orduspor-BJK maçı öncesinde “ben demiştim, Fernandes olmasın bu takımın bacakları titrer demiştim. Hayır ben demiştim, hayır hayır ben demiştim hocam, bakın beyler edepsizlik yapmayın en önce ben dedim” diyalogları hazırlanmıştı. Çünkü Karadayı sakata gelmişti. O’ nsuz, ciddi bir takıma karşı, hem de deplasmanda maça çıkıyordu Beşiktaş….

Orduspor öne geçti, eller ovuşturuldu, gençlere “Fernandes olmadan siz bir hiçsiniz, onu da zaten sezon sonunda alacağız. (yazarın notu: babayı alırsınız afedersiniz.)” mesajı vermek için konuşma metinleri hazırlandı. Ancak olmaması gereken bir şey oldu, bu çocuklar zor bir deplasmanda geriye düşmesine ve takımın beyni sahada olmamasına rağmen, inat ediyordu. Önce 1-1, sonra ise Oğuzhan’ ın kadife ayaklarıyla attığı gol sonrasında 2-1. Maç böyle bitmişti.

Ne söylenmeliydi? Çabuk olun çocuklar, yayın başlıyor. Bir şey söyleyin, bir fikir verin ki oradan yürüyelim…

Hah buldum!

“Oğuzhan, Almeida ve Necip’ i çıkarın, bu takım rakip sahaya gidemez!!” (Bak yine unuttular Holosko’ yu)

Biraz fazla yaratıcı olmadı mı bu? Hı? Şansal? Erman? Ahmet? Şşşş kime diyorum!!!

Korkmayın yavrum, korkmayın. Biraz acıtacak ama zamanla geçer…

Şampiyon olur muyuz bu sezon bilemem ama bildiğim bir şey var ki bu takım, taraftarını asla utandırmayacak.


20 Kasım 2012 Salı

FIRAT' IN YOLU



Bu bir hakem yazısıdır. Daha doğrusu hakem destek yazısıdır…

Yazının kahramanı, Fırat Aydınus…













Evet Fırat Aydınus, ancak bu yazıyı okuyan Fenerbahçe taraftarlarının da destek vereceğini (en azından okuyunca öfkelenmeyeceğini) düşünüyorum. Çünkü anlatmak istediklerimin, Fırat’ ın “Beşiktaş’ ın Çocuğu” olmasıyla, hatta taraftarlıkla ilgisi bulunmamaktadır. Biraz da ağzımı bozdum, peşinen özür dilerim okuyucularımdan.  

Biliyorsunuz, bu hafta oynanan “Eskişehirspor-Fenerbahçe” futbol müsabakasında Fırat Aydınus, Caner Erkin’ e aniden kırmızı kart gösterdi. Akabinde olaylar olaylar…

Açıkçası, direk kırmızı kartın çıkması, olayın kahramanının Caner olması bende “kesin küfretmiştir zibidi” düşüncesinin oluşmasına neden olmuştu. Gerçi Aykudunt’ un “3 Temmuz’ da başlayan süreçte bile sakin kalmasına rağmen, içine Fatih Terim kaçmışçasına itiraz etmesi” hafif bir şüpheye neden olmuştu bünyede ama neyse, izledik spor (!) programlarını ve gördük ki, Fırat, Caner’ in “bunu da vermeyeceksen, neyi vereceksin ulan” sözü üzerine atmıştı. Ancak o sözü Caner değil, Eskişehir’ in bir oyuncusunun söylediği ortaya çıkmıştı. Yani Fırat, net bir hata yapmıştı. Tabi ardında, takım otobüsünde Caner’ in çapını aşan bir şekilde, “Fırat’ ın düdüğünü asmasını” talep eden Ntvspor, pardon FB tv yayını, Aykut’ un maç sonrası isyanı, son haftalarda konu sıkıntısından “Aziz Yıldırım’ ın askerliğini” sakız eden Telegol ekibinin mal bulmuş mağribi gibi atlaması vs. vs.

Derken Pazar akşamı oldu.

“Bu Antalya sizi parçalar hacı” diyen tüm renkli dostlarıma selam çakan Kartal’ ım, Karadayı Ferdi’ nin önderliğinde 5 gol atarak 3 puanı aldı. Fakat spor (!) programları (Maraton hariç) hala Caner-Fırat üzerinden top çeviriyordu. Bir yandan “ulan sizin cibilliyetini itler yesin, Beşiktaş’ ın galibiyetini neden görmezden geliyorsunuz” diye kızarken, diğer yandan “boşver, nazar etmesin p*ştlar” diyordum. (Ettiler de, geçmiş olsun İso)

“Bir araba laf, gevezelik, bağırma, reklamdan sonralar” arasında boğulurken, Behzat Ç.’ nin gününü değiştirip, Pazar akşamları bunları izlemeye mecbur bırakan Star Tv’ nin de kulaklarını çınlattım doğrusu…

Önceki gün Fırat’ ı eleştiren spor (!) programları, Pazar akşamı haysiyet cellatlığına başlamıştı. Ancak en ağır darbeleri Beyaz Tv’ de ki iki ayaklı canlılar yapıyordu. Sorumlu gazetecilik örneği sergileyerek (!) Fırat’ ın mahallesine giden Beyaz Tv ekibinden o konuşma özürlü muhabir, adamın aidat borçlarını, eşiyle sorunlarını, komşularıyla ilişkilerini ortaya döküyordu. Ne kadar ayıp dedim ama muhtemelen sesim onlara gitmemiştir. Fırat’ ın yerinde olmak istemezdim. Konuştular, konuştular. Merak edeniniz varsa hemen açıklayayım, bu iğrençliği, daha ne kadar küçülebilirler diye merakımdan izledim. Apaçi deyimiyle; Zekeriya Beyaz stayla sizin anlayacağınız.

Sonra Ahmet Çakar, genzinden çıkardığı sesiyle o bilindik “beyyleerrr” sözünü etti ve ardından aynen şunları dedi;

“Bu iş hata değil! Ben buna hata demem. Bunun ardında başka işler var ama ne olduğunu söyleyemem, hukuk var.” dedi.

Sinan Engin isimli canlı, “hocam söyle de bilelim” dedi. (yani aslında o anda bir piyes sergileniyordu.)

Ahmet Çakar ise şöyle devam etti;

“Neyse konuyu değiştirelim, kapatalım bu meseleyi. Bakın dostlar aklıma ne geldi; Siz Sadakatsiz filmini bilir misiniz? Orda bir kadın vardı, kocasını bir sürü erkekle aldatıyordu. Bilir misiniz?” dedi ve bir süre o film üzerinde boş boş konuştular.

Yani Fırat, bu sözler üzerine mahkemeye gitse, “biz film konuşuyorduk” diyecekler ama aslında yaptıkları “Fırat’ ın eşinin, kocasını aldattığının” mesajını çok adice bir yoldan vermek. Böyle bir şey olamaz ya, inanın ne BJK, ne Fener, ne bir başka takım. Bu işlerin takımdaşlıkla falan ilgisi yok. Yozlaşmışız, hem de çok! Bu millet ne ara bu kadar alçaldı, aranızda bilen var mı? Fırat adına, eşi adına, hatta kızları adına ne kadar üzüldüğümü anlatmanın bir yolu olsaydı keşke…

Ahmet Çakar, yıllar önce bikini olayında çok haksızlığa uğramıştı kanaatimce, Kadıköy baştan aşağı bikinili resimleriyle donatılmıştı. O zaman O’ nun adına da üzülmüştüm. Ancak bu Pazar buna pişman oldum.

Neyse konuyu değiştirelim, kapatalım bu meseleyi. Bakın dostlar aklıma ne geldi; siz 2003-2004 sezonunda bir şampiyonlar ligi maçında, Beşiktaş taraftarının yaptığı bir tezahürat vardı. Bilir misiniz?

“Erman, Ahmet’ i g****den s*k!!!!”


Not: Sıkma canını Fırat, evet sen bir hata yaptın ama adı üstünde “hata”. Sen bu Ülkenin en iyi hakemlerindensin (Beşiktaş’ lılığın altında ezilmen nedeniyle Kartal’ ımın canını sık sık yaksan da, bana göre en iyisisin). Sıkma canını bunlar da geçer…


9 Kasım 2012 Cuma

FUTBOL SEVGİSİ



Üzerinde çok fazla yorum yapmaya gerek yok…

Ne söylesek, nasıl anlatsak yetersiz kalır…

Aşağıdaki resmi görünce söyleyecek tek bir söz var sanırım;


İşte futbolu bu yüzden seviyoruz biz…



11 Ekim 2012 Perşembe

MÜCADELEYE DEVAM





biz yaşımız gereği bu takımın
en başarısız, en zorlu dönemine denk geldik
ama o yenildikçe
biz onu daha çok sevdik

Türkiye’nin en eski futbol kulüplerinden biri olan Beykoz1908’in onurlu mücadelesini yansıtan bir video.
Düşünün çok değil, 2008 yılında şampiyon olarak “100. yılında şampiyon olan takımlar”
kervanına katılan bir takım bugün amatör kümede var olma savaşı veriyor.
Siyasi kavgalar ve küçük hesaplar elbette bitecek ve  bu kötü günler geçecek.
O yüzden sonuna kadar mücadeleye devam..

8 Ekim 2012 Pazartesi

YAŞ ORTALAMASI 28 OLAN KOLEJ TAKIMI



Fenerbahçe futbol takımı dün akşam Beşiktaş’ ı dümdüz yere sermiştir. 3-0’ dan sonra yorgunluk ve olası sakatlıklar nedeniyle mi devam etmedi, yoksa Aykut Kocaman efendilik yapıp, “gençler sakin kalın, rakip düştü zaten, rencideye gerek yok” diyip frene mi bastı bilmiyorum ama kanaatimce birinci ihtimal ağır basıyor…

Birçoğunun aksine dünkü maçta 3-0 yenildik diye dünya başıma yıkılmadı. Çünkü dün biz 10-0’ da kazansaydık bu kulüp mali açıdan batıyordu, şimdi de batıyor ne yazık ki. Dünkü maç, bize yönetimin ve Hocanın yanlış işler peşinde olduğunu bir kere daha gösterdi, öfkem bundan…

“Yanan eve birlikte dalarak”, başta ben olmak üzere birçok insanın saygısını kazanmış olan yönetim ve Samet Aybaba, takımı gençleştireceğiz, “Feda” (*) diyeceğiz, herkes diyecek, kolej takımı kuruyoruz, taraftarımız destek olsun, BJK’ yi bu hallere düşürenlerden hesap soracağız mottolarıyla sezon öncesi, insanlarda küçük dahi olsa, bir umut ışığı belirmesini sağlamıştı.

Ancak gelelim, fiili duruma;

Bu adamların kurduğu kolej takımının dünkü yaş ortalaması 28 (Yazıyla: yirmisekiz) idi!! Ulan bu nasıl kolej? Zannediyorum kolej takımından kastedilen, Hababam Sınıfı’ nın 27’lik lise öğrencileri gibi orta yaşa merdiven dayamış oyunculardan kurulu bir ekipmiş. Zaten bu sene çok büyük beklentilere sahip değiliz. Beşiktaş futbol takımı, FB’ ye de yenilebilir, GS’ ye de yenilebilir. Şampiyonluk ta önemli değil ama yeniliyorsak genç oyuncularla yenilelim. Hani nerde lan, genç oyuncular? Oyuncu üzerinden eleştiri yapmak niyetim yoktu ama Quaresma’ yı falan geçtim, Uğur Boral gelecekse, ulan Ekrem Dağ’ ın ne günahı vardı? Bize Ekrem Dağ’ ı bile mumla aratmanın ayıbı da Uğur Boral’ a yeter…

(*) Ya Allah aşkına, şu “Feda-Veda” üzerinden kelime oyunları yaparak romantiklik yapmayı bırakın arkadaşlar, sıktı artık.

Genç oyuncu demişken, dün basın toplantısında şöyle bir diyalog geçmiş;

Basın Mensubu         : Hocam, Tanju ve Burak’ ı neden kadroda düşünmediğinize dair bazı soru işaretleri var taraftarın kafasında, bu konuyla ilgili görüşünüz nedir?
Böyyük Hoca Samet : Tanju ve Burak’ a kaldıysa bu takım, vah halimize!

Yahu bugüne kadar yaptığın yanlışların hepsini sineye çekerim ama bu açıklamanın yenilir yutulur tarafı yok Samet! Evet, bu takımın vah haline ki, hoca olarak sana kaldı. Senin hoca olduğun yerde, kusura bakma ama azıcık sıksam ben bile oynarım. Amacım burada Tanju ve Burak’ ı yüceltmek değil, belki terbiyesizlikleri olmuştur, belki tembellikleri ama bir hoca böyle bir açıklamayı yaparak 2 tane genç adamın haysiyetiyle oynayamaz, oynamamalı…

Elin takımı, başındaki Alex belasını (Alex, büyük, efsane bir topçuydu, haklıdır, haksızdır bilmem, ilgilenmemde ama gelinen noktada takımda huzursuzluğa neden olacaktı, insanlar her yenilgide Alex diyeceklerdi, baskı, baskı ve daha çok baskı olacaktı) 5 dakikada çözerken, Sen Samet, sen ve başkanın Fikret, Quaresma konusunda delikanlı olamadınız. Ne “istiyoruz” dediniz, ne “istemiyoruz”. İstemiyorsanız, gönderemediniz. Ulan düz koşu yapan adama 3,7 milyon EUR veriyorsunuz. O adam orda düz koşu yaparken her mağlubiyetten sonra “bu adama hem para ödeniyor, hem de oynatılmıyor” eleştirileri gelecektir, gelmelidir! Eğer oynatmayacaksan (oynatAmayacaksan demeliydim) mukavelesini fesh et, gitsin! Zaten bu senenin parası girmiş durumda, hiç değilse Quaresma adını sil hafızalardan ve diğer oyuncuların üzerindeki baskıdan.

Bak Fenerbahçe, 2-3 maç kaybetse Alex sesleri yükselir ama daha uzun sürmez. Ama tesislerde idman yapsaydı, bütün sezon Alex baskısı olurdu takımda. Aziz uyanık adam, bunu gördü ve hemen fişi çekti. Hadi sen acemisin, bilmiyorsun, bari Aziz’ den kopya çek ama nerdeee….


Koleji, liseyi, üniversiteyi bilmem kardeşim, bana inançlı kadro gerek, deplasmanda 3-0 gerideyken rakiple şakadan güreşen (Bkz: Almeida ve Egemen’ in uzun eşşek oynaması), sırıtan, yalandan koşarmış gibi yapan adam değil, yıllar önce 3-3’ lük Gençlerbirliği kupa maçındaki gibi isyan eden İlhan’ lar bulun!! Altyapıdan mı çıkar, üstyapıdan mı bilmem, Armanın kıymetini bilen adam getirin bana. 3-0’ lık mağlubiyet sonrası mikrofona, “eeııı karşınızda Fenerbahçe var, kolay değil” diyen adamın, kendi üzerinde de Beşiktaş forması olduğunu bilmesi gerekir.

Bak kızdım yine, ağzımı bozmadan yazıyı toparlayayım;

Her neyse, 21 Ekim’ de İnönü’ deyim. Takım kötüymüş, kulüp borç batağındaymış umurumda değil! Kötü gününde Beşiktaş’ a sarılmak isterseniz; İnönü Stadı orda, tribün orda, sizi de bekleriz dostlar…


Önemli Not: Allah belanı versin Tüpçü!

19 Eylül 2012 Çarşamba

SEVEMEZ KİMSE SENİ


Dostlarımla birlikte tribünden takip ettiğim Elazığspor maçının “futbol” açısından yorumunu yapmayı planlamıyorum. Gören gördü, “Ferdi’ nin kendisine verilen liderlik misyonundan keyif almaya başladığını, Veli’ nin bizlere “Fabian Ernst” ismini henüz 4. haftada unutturacak seviyede olan mücadelesini, Necip’ in özgüvenli bir şekilde adam geçmeye başlamasını, ara pasları atmasını, Olcay’ ın, Forrest Gump gibi sürekli koşmasını vesaire vesaire…”

Ben bugün, maçtan ziyade Elazığspor maçındaki gözlemlerime de dayanarak Beşiktaş seyircisinden bahsetmek istiyorum…

Kapalı tribünün bilet ve kombine fiyatlarının yüksek seviyede tutulması nedeniyle eskiden kapalı tribünde yer alan ve kendilerine Çarşı diyen adamların (Yazar “adam” kelimesini burda gelişigüzel kullanmıştır. Zira o “canlıların” adamlıkla uzaktan yakından ilgisi yoktu.) belli bir bölümü “Eski Açık” tribününe doluşmuştu. Doluşmuştu diyorum, çünkü BJK-GS maçından bile daha kalabalıktı Eski Açık! Tahminime göre kulüp yönetimi, eski açık için hiç kombine kart satılmamışçasına bilet bastırmış ve hepsini satmıştı ya da yüzlerce insan bedavadan içeri girmişti. Oturmayı geçtik, İnönü’ de oturarak maç izlemenin mümkün olmadığını (bunu övünülecek bir durum olarak değil, eleştirel manada söylüyorum.) yıllar önce öğrendik. Ayağa kalktığımızda bile sahayı görmek mümkün değildi. Koltukların üzerine çıktığımızda ayakta durabilmek için yanımızdakilerden destek alıyorduk. Koltuk aralarında ise o fazlalık adamlardan (!) vardı. Önemli bir kısmının kimyasal madde aldığından şüpheleniyorum çünkü birkaç tanesiyle göz göze geldiğimde sanki o an orda değilmiş gibi bakıyorlardı.

Maçın başlamasıyla birlikte maçı izlemekten başka her şey yapan bu tayfa, etrafta maç izlemek için gelen insanları tedirgin etmeye başladı. Galiz küfürler havalarda uçuşuyor, zaman zaman kendi aralarından kavgaya tutuşuyorlardı. Hem de ne kavga! Muhtemelen ufak bir fikir ayrılığından veya fiziksel temastan çıkmasına rağmen, John Conner’ a saldıran terminatör gibilerdi. Hakem yanlış karar veriyor, rakip oyuncu BJK arması taşıyan bir futbolcunun üzerine yürüyor, gol kaçıyor falan filan ama bu ekibin umurunda değil!!! Öyle ki, bana göre A takıma çıktığından beri, en güzel, en olgun futbolunu o gün oynamış olan Necip Uysal, oyundan çıkarken diğer tribünler o güzel çocuğu alkışlayarak onore ederken, bunlar “Bu sevda bitmez, hiç farketmez, bu alemde Çarşı, herkese karşı, Allah affeder, Çarşı affetmez” diye tempo tutuyorlardı. Bravo size!!!!

Bir ara öyle bir duruma geldi ki durum, yanımdaki dostlarıma (hepsini selamlarken, FB’ li olmasına rağmen ricamızı kırmayıp gelen kişiye özel teşekkürlerimi sunuyorum.) “3 puan falan umurumda değil, gol falan atarsak arkamızdaki ayılar düşer müşer, sonra hep beraber ezilebiliriz” dediğimi hatırlıyorum. İnanın abartmamaya özen gösteriyorum ama durum çok fenaydı. Bir tanesi pantolonunu cinsel organına kadar indirmiş, tişörtünü çıkarmış, boş gözlerle etrafa bakıp, vücudundaki jilet izlerini sergilerken “Allah’ ım ne işim var bu adamların arasında” diyordum. Hele bir ara etrafı bir koku sardı ki anlatamam, ulan nerden geliyor, gaz kaçağı mı var diye sorarken, bir tanesi bilgi verdi;

“abi bayrak kokuyor bayrak.”

Bir baktık, zıpırın birinin elinde alelade bir şekilde sarılmış, sarmalanmış siyah beyaz bir bayrak var ve açık havada olmamıza hatta sürekli rüzgar esmesine rağmen, öyle pis kokuyordu ki anlatamam…

Not: Koku demişken, Eski açık tribününe girerken ilk kontrol noktasının hemen önüne kocaman otobüsü parkeden ve insanların sıkışmasına neden olan İstanbul Emniyeti’ ni kutlarken, aynı noktada yer alan ağırrrr “b*k kokusu” nedeniyle Stad yönetimine şükranlarını sunuyorum!!!!!


Büyük bir hevesle kombine almamıza rağmen, arkadaşlarla hem fikir olduğumuz konu şu oldu;

Bir daha numaralı tarafındaki tribüne değil, semt tarafındaki eski açık tribüne gidelim. Eğer orası da böyleyse, kombinelerimiz hatıra olarak kalsın, evimizde izleyelim maçları…



6 Eylül 2012 Perşembe

KOYUN-KEÇİ-ABDURRAHMAN ÇELEBİ


Ey büyük Beşiktaş Taraftarı…

Birinci vazifen Beşiktaş’a ilelebet sahip çıkmaktır. Her şeye ve herkese rağmen…

Yukarıdaki kelimeleri değiştirilmiş cümlelerin orijinalini hemen herkes (Hababam sınıfı bile) biliyordur. Gönül isterdi ki o sözlerin orijinalinden yola çıkıp, ülkede son zamanlarda yaşanan acı verici, onur kırıcı siyasi olaylara değineyim ama burası bir futbol blogu ve benim sadece futbol üzerine yazılar yazmam, Ülkemizde yaşananlara kayıtsız kaldığım anlamına gelmemeli…

Neyse bunları söyledikten sonra kanal değiştiriyorum;

3 Temmuz’da başlayan süreç (kulakların çınlasın Aykut Kocaman), Beşiktaş taraftarının yıllardır istediği ama artık yavaş yavaş umudunu kaybetmeye başladığı bir hususun gerçekleşmesini sağladı. 2012 yılının Mart ayı geldiğinde, taraftarın önemli kısmının sürekli eleştirdiği Yıldırım Demirören’ in yerine Fikret Orman, Beşiktaş Jimnastik Kulübü’ nün yeni başkanı olmuştu. Medyanın genelindeki Beşiktaş karşıtlığının yarattığı olumsuz hava, eski yönetimin hatalarının yansımaları, yeni yönetimin tüm iyi niyetine rağmen, yaptığı acemilikler, parasızlık, özellikle futbol takımının içindeki hizipçilik gibi unsurlar taraftarın moralini bozmaya fazlasıyla yetiyordu. Önceki yazılarımda da değindiğim gibi, günaşırı gelen olumsuz haberler camianın moral açısından toparlanmasına izin vermiyordu. Transfer sezonunda yaşananlar, kaybedilen oyuncular, gitmek istediği söylenen oyuncular, güven vermeyen bir hocanın gelmesi derken, umutsuz bir şekilde 2012-2013 sezonuna başladık. Hasretin dindiği İBB maçından sonra ürkerek çıkılan bir GS derbisi ise camianın yeniden havaya girmesine fazlasıyla yetmişti. Ardından gelen Karabükspor galibiyeti, Ferdi’ nin güldüğünün görülmesinin de etkisiyle taraftarın yüreğine su serpmişti. Yani bazı sorunları görmezden gelirsek, sanki işler düzelmeye başlamıştı.

Derken Fatih Doğan, twit kuşu aleminde “Beşiktaş’ ın epey bir becerikli, takıma yarar sağlayacak olan bir yıldız forvet ile görüştüğünü” ilan etmişti. Ancak yapılan tüm ısrarlara “Arkadaşlar söz verdim söyleyemem, çok hassas bir durum var. Bu nedenle ismi açıklayamam, Beşiktaş’ ın menfaati için” diyordu. Derken bu Pazar, Maraton programı başladı ve Sansar Büyüka, programı açarken şu cümleleri kurdu;

“ıı aaevet sayın seyirciler, oldukça hareketli saatler yaşıyoruz. Beşiktaş, Lazio’ nun golcüsü Zarate’ yi almaya çalışıyor. Aaevet kaptan, söz sende…”

Bu bilgi sızdığı için Zarate transferi gerçekleşmedi demiyorum tabi ki ama kardeşim bu nasıl bir ağzı gevşek yönetimdir. Durumu hassas madem, neden gazetecilere bilgi veriyorsunuz? Netice itibariyle Zarate transferinin gerçekleşmeyeceği belirtildi. Sanırım bunun hırsının da etkisiyle Nene transferi gündeme bomba gibi düştü. Hem nasıl düşmesindi ki, geçmiş dönem istatistiklerine bakılınca gol atma konusunda oldukça maharetli olan bu Brezilya’ lı forvet oyuncusu Beşiktaş’ ın gol sorununa merhem olacaktı. Bir anda ortalık karıştı, KAP’ a bildirim yapılınca taraftar da haliyle sosyal iletişim mecralarında havaya girdi. Çünkü önceki dönem tecrübeleri gösteriyordu ki KAP’a bildirim demek, transferin bitmesi demekti. Ardından ismini şu an hatırlayamadığım bir yönetici akşam saatlerinde (dün) İstanbul Atatürk Havalimanı’na bir uçak ineceğini, içinde de ya Nene ya da Zarate olacağını söyleyerek ateşin altına odun attı.

Sonuç: Nene transferi, PSG’ nin bonservis bedeli istemesi (ne garip değil mi, bir kulübün bonservis istemesi! Herkesi kendileri gibi zannettikleri için Fransa gol kralını bedavaya alabileceklerini zannetmişti bizim kamiller.) Yani İstanbul’ a ne Nene’ yi, ne de Zarate’ yi taşıyan bir uçak indi. Bununla birlikte bu fiyaskonun birde “çileği” olmalıydı. Buna da hemen bir çözüm üretildi ve Gökhan Süzen (Ki kendisi esasında hiç umurumda değildir. Bana göre akıldan bile geçirilmemeliydi.) transferinin de iptal edildiği haber sitelerine düştü.

Yahu sizden transfer isteyen mi oldu? Nene diye, Zarate diye kapınızda mı yattık? Kendiniz hiç gerek yokken (Mustafa’ nın sakatlığı demeyin, Almeida-Batuhan-Holosko üçlüsü bu yoklukta iş görür.) ortalığı karıştırdınız. Hem de takım, tam havasını yakalamak üzereyken yaptınız bunu. Aldık bitti, geliyor diyip insanlarda bir beklenti oluşturdunuz ve sonra gerisin geri evlerinize dağıldınız.

Ben aslında Fikret Orman’ ın yanan eve balıklama atlamasını takdir ettim. Tabi ki kolay değil böyle bir dönemde bu kadar riskli bir mecraya girmek ama Levent Erdoğan’ ı listeye aldığı gün, ağzımda kekremsi bir tat olmuştu. Beşiktaş çok büyük kulüptür, öyle 2 büyük varcılara her zaman haddini bildirecek gücü olmuştur, olacaktır. Ancak üstüste iki defa bu kadar iş bilmez yönetimi zor kaldırır. Demedi demeyin…

Fikret Orman’ ın geçiş dönemi başkanı olduğunu görüyoruz ama umarım bu geçiş dönemi en kısa sürede, en hasarla atlatılır. O güne kadar ne mi yapacağız?

(Teşbihte hata olmaz)

Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi diyeceğiz…