25 Şubat 2013 Pazartesi

YARIM PORSİYON ALMAN, YARIM PORSİYON TÜRK


14 Ekim 1984 tarihinde Almanya’ da doğan ve çeşitli kulüplerde alt yapı eğitimi aldıktan sonra SC Feucht ile profesyonelliğe adım atan, ardından sırasıyla G. Furth ve Stutgart’ ta futbolunu olgunlaştırdıktan sonra “Kartal” olan, (dövmelerine rağmen) çocuksu bir sempatikliğe sahip olan bir adam var. Adı Roberto Jan Hilbert…

Geldiğinde herkes gibi bende burun kıvırmıştım. Kimileri “nasıl beğenmezsin? Adam Stutgart’ ın şampiyon kadrosunun değişmez oyuncusuydu abi” dediğinde bile, “banane kardeşim nerenin değişmezi olduğundan, ben bu adamdan umutsuzum” diyordum.

Beşiktaş’ ın uçuruma doğru koşa koşa gittiği yıllardı…

Bu sempatik Alman, zaman zaman iyi maçlar çıkardı. Ama şu an itibariyle futbol kamuoyunun Hilbert üzerindeki kanaati nettir;

“Bu Hilbert, tam bir Alman oyuncusu. Belli bir standartı var. Ne çok iyi performans gösterir, ne de çok kötü! Hilbert’ i oynatan hoca ondan çok aşırı performans beklememeli, saçmalamasından da korkmamalı. Tam bir Alman!”

Oysa biz ne Alman’ lar gördük, görüyoruz, göreceğiz…

Tabi ki Mesut Özil (yazar burada Türk Milli Takımı’ nı seçmemesi nedeniyle, kendince Mesut’ u Türk olarak değil Alman olarak sınıflandırıp, protesto ediyor!), P. Lahm, M. Reus, M. Götze (*), Thomas Müller ve B. Schweinsteiger gibilerinin Türkiye’ de futbol oynamasını (en azından 32 yaşından önce) beklemiyorum. Hilbert tam bir Alman ise bu saydıklarım ne? Bunlar tam Alman ise Hilbert yarım porsiyon Alman mı? Hatta belki de çeyrek…

(*) Burada yazının ana fikriyle uzaktan yakından bir ilgisi olmayan bir not düşmek istiyorum; Herkes gibi bende ortaokul ve lise’ de tarih (daha çok Osmanlı tarihi!) dersi aldım. Orada zaman zaman Prusya diye bir ülkenin adı geçerdi. Tarihe de ilgi duyduğum için zaman zaman aklıma “Ulan bu Prusya’ ya ne oldu acaba?” diye meraka düşer, akabinde de “En kısa zamanda Prusya tarihini anlatan bir kitap edineyim de merakımı gidereyim” derdim. Öyle bir kitap edinmek henüz kısmet olmadı. Ancak birkaç yıl önce tesadüfen o Prusya’ ya ne olduğunu öğrendim. Prusya, M. Götze ve M. Reus’ un da şu anda formasını giydiği, (Almanya’ daki takımım olan) B. Dortmund’ un “B’ sindeki” Borussia’ da gizliymiş! Arşimed’ in suyun kaldırma kuvvetini bulunca ki durumu kadar çılgınca bir tepki vermedim ama  Prusya' nın Latince karşılığının Borussia olduğunu öğrenince, "buldum ulan seni Prusya!” dediğimi ve o anda ufkumun iki katına çıktığını hissettiğimi hatırlıyorum.


Neyse o disiplin ülkesinin vitrin oyuncularıyla Hilbert’i karşılaştırıp, bizim sempatik sağ bek’ i aşağılamak değil amacım.

Bildiğiniz gibi Hilbert’ in bu sezon sonunda sözleşmesi bitiyor. Yönetim, “ücretini düşür mukaveleni uzatalım” diye teklifte bulunmuş ama bu teklif kabul edilmemiş. Ücret demişken, bakın bizim Hilbert Lig TV’ deki bir röportajında bakın neler demişti;

“Ülkemde birkaç isim dışında 1 milyon Euro’ nun üzerinde kazanan futbolcu yok. Kaldı ki, kazandığının yüzde 40’ını da vergi olarak devlete geri öder. Ancak Türkiye’de yıllık kazançlar Avrupa’nın iki hatta üç katını buluyor. Ayrıca vergi de ödenmiyor. Bu durum doğrusu beni şaşırtıyor”

Bizi de Hilbert, bizi de…

Evet, Hilbert’ in sezon sonunda sözleşmesi bitiyor. Son 1 haftadır ise ortalıkta “Lucescu Hilbert’ i istedi”, “Hilbert ülkesine mi dönecek?”, “Bundesliga’ nın hangi ünlü kulübü Hilbert ile görüşüyor?” tarzı haberler medyada yer alıyor.

Hilbert ise dün (*) yaptığı açıklamada,

“…Beşiktaş ile yeni kontrat imzalayıp imzalamayacağımı henüz bilmiyorum. Menajerim ve kulüp bir şimdiye kadar bir kez temasa geçtiler ama daha sonra bir görüşme olmadı. Ben menajerim ve ailem ile sürekli konuşup geleceğim hakkında alternatifler (!) çıkarmaya çalışıyoruz…”

(*)Sivas deplasmanındaki golünün de etkisi vardır bu “bak giderem haa!” minvalindeki açıklamasının ardında diye düşünüyorum. Attığı golü, paraya tahvil etmeye çalışıyor. Peki kardeşim, et ama geçen hafta 89. dakikada kaçırdığın top sonrasında McGregor ile ortaklaşa 2 puanımıza mal olmanızı biz neye tahvil edelim?


Yani Beşiktaş’ ı Demirören döneminde zanneden Hilbert ve/veya menajeri Kulüpte, “Aman Hilbert elimizden kaçacak” korkusu yaratmak istiyor. Bu sayede aklının alamayacağı paralar kazandığı (ben demiyorum, kendisi öyle demiş.) Beşiktaş ile sözleşme yenilemeyi amaçlıyorlar. Demirören zamanında olsa yönetim bu zokayı yutardı (Bkz. Nobre’ nin, Holosko’ nun astronomik ücretli eski sözleşmeleri) ama bu yönetimin bu blöfü yiyeceğini zannetmiyorum. (Bkz. T. Sivok’ un sezon başındaki sözleşme yenileme süreci)

Sözün özü, 2010 yılından beri ülkemizde olan Roberto Jan Hilbert, esasında Tam Bir Alman’ lıktan, Tam Bir Türk olmaya evrilmiş geçen süreçte…

Yazarın ilgili futbolcu hakkındaki görüşü; tamam görev adamıdır, belli ortalamanın altına düşmez ama Beşiktaş’ ta oynayacak bir kalibrede oyuncu değil kendisi. Yani hala burun kıvırıyorum Hilbert’ e ve bence Hilbert’ e 500 bin EUR’ nun üstünde verilecek her kuruş israftır. Beğenmezse yol verin gitsin efenim. Hele de şu Gökhan Gönül’ ü izlerken…

18 Şubat 2013 Pazartesi

NADİREN SEVİNÇ DAİMA KEDER

Yandaki görüntü, BJK-Gaziantepspor maçının sonrasında Beşiktaş-Kadıköy motorlarından birinde çekildi. İnsanların yüzleri çok şey anlatıyor esasında. Bu sene maç çıkışı bindiğim Beşiktaş-Kadıköy motorlarında hep aynı hüzün havası hakim. O bazen melankolik bazen öfkeli olan atmosferin süreklilik arz etmesi, Beşiktaş J.K.’ nın iç saha performansıyla ilgili önemli bir ipucudur. Sürekli maçlara birlikte gittiğim bir büyüğümle, maç çıkışında “en son ne zaman galibiyet sevinciyle eve döndüğümüzü” düşünüp, üzerinde epey bir kafa yorduktan sonra (yorgunluktan mı, öfkeden mi bilemedim ama) hatırlayamadık. (*)

(*) İlk yarının son maçı olan Beşiktaş J.K.’ nın 3-1 yendiği Kayserispor maçına ikimizde özel işlerimiz nedeniyle gidememiştik. Yani Kayserispor galibiyetinden bir önceki galibiyeti hatırlamaya çalışıyorduk. Sahi neydi yahu?




Her neyse…

Gelelim buz gibi havada (brrrr hatırlayınca bir daha üşüdüm.) oynanan BJK-Gaziantepspor maçına,


Bir kere baştan şunu söyleyeyim, canlı canlı olarak da izledikten sonra kesin kararımı verdim. Gaziantepspor bu ligin en kötü futbol oynayan takımı. Zamanında Demirören marifetiyle bize çaktığı (!) topçulardan aldığı yüksek paralar ve teknik direktörünün Bülent Uygun olması nedeniyle söylüyorum; umarım küme düşer bu yıl. Amin.

Bedduamı da ettikten sonra kendi takımıma yöneleyim;

Esasında Beşiktaş fena top oynamadı. Kaç tane çok bariz gol pozisyonuna girdiğimizi hatırlamıyorum. Ersan, bize ilk geldiği yıl gördüğümüz hafif kıvırcık saçlı, sol ayaklı, kesici, oyun kurucu, genç kiralık Ersan’ ı hatırlattı. O iyi performansın üzerine birde gol atınca, kendisi kadar sevinmişimdir. Orta sahada Mehmet Akgün (Mehmet’ in orta sahada oynaması bence hatalı karardı.), biraz sırıttı. Necip ve/veya Toraman’ı çok aradık bence. Bunun dışında takımın geri kalanı bildiğiniz gibiydi. Ha az daha unutuyordum; Niang çok pozisyon kaçırdı (hele o altıpas içindeki pozisyon inanılır gibi değil.) ama bence Gaziantepspor defansının iflahını kesti. Hatta o sarı saçlı, siyahi futbolcu (Adı da Bilya mıdır nedir?), bence Niang’ la uğraşmaktan bunaldığı için sinirlerine hakim olamamış olabilir. Yine de Niang yerine Almeida girse o pozisyonlara en az bir-iki tanesini yazardı gibime geliyor. Almeida demişken, Karşı karşıya o kadar çok pozisyon harcadı ki bizim futbolcular (Olcay, Holosko, Niang vs.), karşı karşıya gol kaçırma ustası Almeida’ nın ruhunun sahada olduğunu düşündüm bir ara...


Bu maç (her geleni topu içeriye) Allan McGregor’ un, yediği golde topu tutmaktan ziyade yüzünü korumaya çalışması sonucunda topu ağlarında görüp geçmiş performansının üzerine tüy dikmesi nedeniyle, tamamen gözden düştüğü maç olarak kayda geçebilir. Bundan sonra McGregor, topla dripling yapıp, birkaç kişiyi çalımladıktan sonra asist yapmaz veya bir kornerde ileri çıkıp gol falan atmazsa İnönü Stadı’ nda çok başı ağrır. McGregor’ un oynadığı özellikle iç saha maçlarında tribünle olan ilişkisi Runje’ den öteye gitmez. Öyle müthiş (!) performans gösteriyor ki, takımdaki diğer futbolcular değişmeli olarak kaleye geçseler, takım bu kadar gol yemez bence.


Samet Aybaba açısından da çanların gümbür gümbür çaldığı bir maç oldu. Hele ki, Ertuğrul Sağlam ve Şenol Güneş boştayken…

Evet senin oyuncun altı pas içerisinde bomboşken golü atamıyorsa, karşı karşıya 3-4 pozisyon yakalayıp, golü atamıyorsa hocanın yapacağı bir şey yok. Evet sezon başında kimse bu takımın başına gelmek istemezken geldi, hoca oldu. (Yazarın notu: Bu takımın teknik direktörlüğünü kariyeri için risk olarak görüp, kabul etmeyen bir adam PTT 1. Lig takımlarından birinin başına geçti. Buradan hesaplayın işte.) Ama yanan eve balıklama atlamaktan ziyade, o yangını söndürebilmek daha önemlidir. Son haftalarda kaybettiğimiz puanlarda Hoca ile McGregor’ un büyük emeği (!) olduğunu düşünüyorum. Biliyorum kendisinin bu yazıyı okuma ihtimali yok ama kendisine iki çift lafım var;

Bak Hoca, işte böyle hayat, daha geçen hafta kameralar önünde “17. dakikada çıkaracaktım ama onuru kırılmasın diye 38. dakikayı bekledim” diyerek 17. dakikada çıkarmaktan beter ettiğin, utanmadan kurtların önüne attığın gencecik adamı, durum 1-1’ e gelince apar topar 90+’ da oyuna almaya çalışırsın. Hatta oyun durmadığı için alamazsın, çocuk formasını giydiğiyle kalır. Ne oldu? O çocuk mu kurtaracaktı seni? Bu olay “Allah’ ın sopası yoktur” deyiminin senin kulağına küpe olmasını sağlasın. Bir daha da hiçbir oyuncunu kurtların önüne atma. Bu camia ilk kez taktik hatalar yapan hoca görmüyor. Her şeyi affedebilir ama insanların onuruyla oynamayı, şark kurnazlığını affetmez. Herkes affetse ben affetmem.

Evet takım gol atmakta hiç zorlanmıyor ama o kadar gol yiyoruz ki, bize yine hüsran, bize yine esmer geceler şarkısı, milli marş olarak İnönü’ de maç öncesinde okunacak diye korkuyorum. Beşiktaş J.K., son 14 müsabakasında (2 tanesi kupa maçı olmak üzere) evet gol atmış ama en 1 tane gol yemiş.

Yani iddaa’ cı deyimiyle, 9 Kasım 2012 BJK-Bursaspor maçından önce tek maç üzerinden “Karşılıklı Gol Var” bahisi yapıp, 100 TL basan birisi, kazandığı paraya dokunmadan her hafta sadece Beşiktaş maçlarına “KG Var” yazıp, parasını yatırsa, bugün itibariyle hesabında 29 bin TL (yazıyla yirmi dokuz bin türk lirası) parası (*) olurdu. Bireysel Emeklilik Sistemine girip, her ay 100 lira yatırmaktansa her hafta Beşiktaş maçlarına (anaparası sadece ilk kupondaki 100 TL olmak üzere) para yatırmak çok daha karlı gibi. Bana sürekli “BES’ e gir” diye baskı yapan dostlarıma da selam ederim.

(*) Hesaplamada “KG Var” bahsinin oranını 1,5’ ta sabitledim. Aslında daha yüksek olduğu maçlarda oldu, daha düşük olduğu da ama ben ortalama bir değer olarak 1,5’ u aldım.

Neyse bunlar işin şakası tabi, mesleğinde etkisiyle finans konularına fazla girdim.

Kayıp bir haftanın daha ardından o güzel tezahüratımızla bitiriyorum yazımı;

Neyleyim cebimdeki milyon lirayı,
Sen şampiyon olmadıkça,
Bazen sevinç, bazen keder,
Beşiktaşlı olmak yeter!!!

Zaman ayırıp, yazımı okuduğunuz için teşekkür ederim.

Sağlıcakla kalın. 

13 Şubat 2013 Çarşamba

O LUCAS, BU LUCAS...


2010-2011 sezonuna (geleneğinde pek olmamasına rağmen) “flaş” transferlerle giren Beşiktaş, devre arasındaki çete genişletme operasyonuna karşın, o sezon umduğunu bulamamıştı. Artık taraftarın transfer beklentileri “çıldırt bizi Demirören” seviyesine ulaşmış, D. Forlan’ a yıllık 6 milyon EUR (yazıyla, altı milyon avro!) tutarında yıllık ücret verilebileceğini, Beşiktaş’ ın bu mali külfeti karşılayabileceğine inanıyordu tribünün önemli bir kesimi…

2011-2012 sezonu transfer döneminde, önceki yıl yükselen çıtanın altına düşülmemeliydi. Bir sürü anlı şanlı futbolcunun Beşiktaş’ a geleceği söyleniyordu. Çünkü Beşiktaş, mahsulünü satıp, parayı cebine koyan Adana’ lı pamuk tüccarlarının pavyona dadanması gibi, gelecek yıllarının gelirlerini temlik ettirerek elde ettiği/başkanına borçlanarak elde ettiği fonlarla ya da fon (!) adı verilen bir şirketin yardımıyla ödeme yapmayı planlayarak futbol piyasasında nam salmış, birçok kulübün iştahını kabartan (ama aslında hiç dengi olmayan) isimlerle görüşüyordu medyaya göre…

O günlerde gazetelerde bir haber çıkmıştı. Ben dahil, birçok taraftar üzerinde durmadı bu ismin. Dünkü Valencia-PSG şampiyonlar ligi maçını izlerken aklıma o haber geldi. Araştırdım ve buldum;



Acaba isim benzerliği mi diye düşündüm. Sonra biraz daha araştırma yaptım. Hayır, isim benzerliği değildi. Söz konusu maçta, Valencia sol bekinde görev yapan, Messi, Ronaldo başta olmak üzere birçok kalburüstü futbolcuya karşı oynamaya alışkın olan Andres Guardado’ nun (tabiri caizse) Uğur Boral gibi görünmesine sebep olan (*) PSG’ nin orta saha oyuncusu Lucas, 2 yıl önce Beşiktaş tarafından göz ardı edilmişti.

(*) Bu söylediklerimi sadece 53 dakika sahada kalarak yaptı. Lucas oyundan çıkarken, Guardado’ nun soluk soluğa kalmış şekilde, hafif eğilerek öyle bir bakışı vardı ki, keşke o anın fotoğrafı olsa da yüzündeki o ifadeyi görebilseydiniz.

Aslında bu topraklarda geçmişte bu tip birçok hikaye duyulmuştur;

-         Kaka, Gaziantepspor kapısından döndü.
-         İbrahimoviç, Beşiktaş’ kapısından döndü.
-         Ronaldinho, Diyarbakırspor yönetimine önerildi ama yönetim kabul etmedi.
-         Eto’o Fenerbahçe altyapısına kabul edilmedi. (Bu arada Eto’o bitmiş J )
-         A. Shevchenko Trabzonspor’ a önerildi ama yönetim “ismi duyulmamış” diye kabul etmedi.

Yukarıdakiler, o tip haberlerden birkaçı olup, bana pek inandırıcı gelmediler hiçbir zaman. (Diğerlerine inansam bile Ronaldinho olayına inanmak, ileri düzeyde saflık gerektirir.)

Ancak Lucas olayının doğru olduğunu biliyoruz. Aslında o gün transfer etsek bile, bu sezon muhtemelen Beşiktaş formasıyla izliyor olamayacaktık. Çünkü böylesine kaliteli, genç ( henüz 21 yaşında) bir oyuncuyu tutamazdık, hele de bu mali yapıyla…



Hiç olmazsa bir sezon izler, sonrasında belki de Türkiye rekoru bir parayla yurt dışına satardık. Lucas, PSG’ ye, 2013 yılının Ocak ayında 40 milyon EUR’ luk bonservis bedeli ödenerek transfer edildi. Bu tutarın TL karşılığı yaklaşık 95 milyon TL, Beşiktaş’ ın toplam borcu ise 450 milyon TL.

Hesabın geri kalanını size bırakıyorum.

Sevgiyle kalın. 

4 Şubat 2013 Pazartesi

26 NUMARALI FORMASIYLA SİNAN KURUMUŞ


2 Ağustos 1994 tarihinde doğan bir çocuk giydi Beşiktaş formasını içerideki Karabükspor maçında, hem de oyunun 16. dakikasından itibaren. Maçın oynandığı tarihte 18 yaşındaydı ve ilk kez (resmi maçlar baz alındığında) giyiyordu Beşiktaş formasını hem de bir iç saha maçında. O maç ki, 2-0’ dan (ve rakip 10 kişiyken) 2-2’ ye gelmişti. Yani tribün diliyle söyleyecek olursak; “Beşiktaş Kanseri”, tıp literatüründeki ölümcül hastalıklar sıralamasında üst sıralara tırmanıyordu. Diğer bir deyişle, taraftar Fernandes’ i bile (bu yıl ki genel performansı nedeniyle siyah beyaz gönüllerin sahibi olan Fernandes.) yuhalayabilecek bir kıvamdaydı.

Bu çocuk, oyuna girdi. Mücadele etti, rakibin deneyimli savunmacılarıyla boğuştu, orta sahadan top almaya çalıştı, 18 yaşında olmasına rağmen, ver-kaç’ lara girecek kadar kendine güveniyordu.



Tamamen kendi takipçiliğinin sonucunda elde ettiği pozisyonda topu kaleciye nişanladığı anda (yazarın notu: o pozisyon tam moral bozmalık pozisyondu.) çözüldü. Kaldı ki, ligimizin karşı karşıya pozisyonlarda kaleciye nişanlama üstadı, Sinan’ dan 10 yaş büyük olan, Portekiz milli takımının golcüsü Hugo Almeida’ dır. Sinan golü kaçırınca tribünlerden alkış yükseldi. Taraftar teselli etmeye çalışıyordu ama ne yazık ki takım arkadaşlarından herhangi bir teselli gelmedi. Haliyle fena demoralize oldu. Ardından Gökhan’ ın güzel ortasında çok müsait bir kafa pozisyonunda da topu üç direğin arasına sokamadı. Artık tribünden de destek verilmedi. Bana kalırsa ilk pozisyondaki destek zaten gayet yalancı, sahte bir destekti. Eyvah dedim çünkü o anda o çocuğun yerinde ben olsam, sahada toptan kaçacak yer arardım. Çünkü ne zaman bu çocuğa top gelse, istisnasız tüm arkadaşları tarafından azarlandı. Hele Holosko ile girdiği ver-kaç pozisyonunda Sinan’ ın pasın şiddetini ayarlayamaması nedeniyle pozisyonu kaybeden Holosko öyle bir bağırdı ki, içim cız etti. Halbuki biz bu Holosko’ nun yıllarca ne şeker pozisyonları zehir ettiğine şahit olmuştuk. Hatta bir ara Gökhan Süzen (ki kendisinin Beşiktaş formasını 2. giyişidir.) bile Sinan’ a bağırıyordu!

Pes etmedi Sinan, yine de pozisyonları zorladı. Girdi, vurdu, pas verdi (ki önemli bir bölümü kötüydü, çünkü çocuk fena dağılmıştı.) ama yine de takım arkadaşlarından azar yemekten kurtulamadı. Sanki 2-0’ dan 2-2’ ye gelmesinin sebebi, tek başına Sinan’ dı!!

Devam etti, kopmadı oyundan. Hatta siyah beyaz camianın en sevmediği kelimelerden olan “Yıldırım” soyadlı hakemin başında olduğu hakem ekibinin iptal ettiği tertemiz golümüzde, nefis yükseldi ve topu harika bir şekilde Necip’ e çıkardı. Yani hakem marifeti olmasa, o kadar hataya, azara rağmen 3. golün asistini Sinan’ a (bkz.: alttaki fotoğraf) yazacaktık. Olmadı. 

















Dediğim gibi, ben tribündeydim. Bu nedenle bizzat şahit olamadım ama söylenenlere göre, maçı anlatan Melih Gümüşbıçak denen tetikçi spiker maç boyunca yememiş, içmemiş Sinan’ a sallamış. Ağır ol Melih Efendi, biz senin cibilliyetini biliyoruz!!!

Samet Hoca bu çocuğa bu maçta çok ağır bir yük verdi ve Sinan neredeyse altından da kalkıyordu. (Kızan olabilir bana ama skordan bağımsız olarak söylüyorum; bence kalktı.) Eğer Samet Hoca, böyle bir maçta bu yükü verdiyse bu çocuğa, devam etmelidir. Bir sonraki maçta (ve ondan sonrakilerde de) muhakkak forma vermelidir. Eğer Almeida sakatlandı diye alelacele oyuna alınıp, sonra unutulacaksa, verin bonservisini gitsin. Yazık etmeyin.

Bugün itibariyle Sinan hakkındaki düşüncem şudur;

“Beşiktaş’ a yakışan bir forvet geliyor. 26 numaranın eski sahibi kadar iyi olur mu, şimdiden tahmin etmek zor ama iyi topçu olacak, harcamazsak iyi.” 



Not: Aslında bu yazıyı tamamen Sinan kardeşimize ayırmıştım ama kısaca başka bir konuya da değinmek istiyorum;

Kalede Cenk varken, aleyhimizde gelişen pozisyonlarda yüreğimiz ağzımıza geliyor, “gene kim bilir neleri çıkaracak, nerede saçmalayarak bir çuval inciri berbat edecek” diye korkuyorduk. Ama sağolsun, McGregor kaledeyken böyle bir stresimiz kalmadı. McGregor kaledeyken korkmuyoruz. Çünkü gelen top, % 90 ihtimalle goldür. Bu nedenle pozisyonu, hasbelkader çıkarır mı diye sakince izliyoruz. Heyecanlanmıyoruz. Kafamız rahat. Teşekkürler McGregor!!