Dostlarımla birlikte tribünden takip ettiğim Elazığspor maçının “futbol” açısından yorumunu yapmayı planlamıyorum. Gören gördü, “Ferdi’ nin kendisine verilen liderlik misyonundan keyif almaya başladığını, Veli’ nin bizlere “Fabian Ernst” ismini henüz 4. haftada unutturacak seviyede olan mücadelesini, Necip’ in özgüvenli bir şekilde adam geçmeye başlamasını, ara pasları atmasını, Olcay’ ın, Forrest Gump gibi sürekli koşmasını vesaire vesaire…”
Ben bugün, maçtan ziyade Elazığspor maçındaki gözlemlerime de dayanarak Beşiktaş seyircisinden bahsetmek istiyorum…
Kapalı tribünün bilet ve kombine fiyatlarının yüksek seviyede tutulması nedeniyle eskiden kapalı tribünde yer alan ve kendilerine Çarşı diyen adamların (Yazar “adam” kelimesini burda gelişigüzel kullanmıştır. Zira o “canlıların” adamlıkla uzaktan yakından ilgisi yoktu.) belli bir bölümü “Eski Açık” tribününe doluşmuştu. Doluşmuştu diyorum, çünkü BJK-GS maçından bile daha kalabalıktı Eski Açık! Tahminime göre kulüp yönetimi, eski açık için hiç kombine kart satılmamışçasına bilet bastırmış ve hepsini satmıştı ya da yüzlerce insan bedavadan içeri girmişti. Oturmayı geçtik, İnönü’ de oturarak maç izlemenin mümkün olmadığını (bunu övünülecek bir durum olarak değil, eleştirel manada söylüyorum.) yıllar önce öğrendik. Ayağa kalktığımızda bile sahayı görmek mümkün değildi. Koltukların üzerine çıktığımızda ayakta durabilmek için yanımızdakilerden destek alıyorduk. Koltuk aralarında ise o fazlalık adamlardan (!) vardı. Önemli bir kısmının kimyasal madde aldığından şüpheleniyorum çünkü birkaç tanesiyle göz göze geldiğimde sanki o an orda değilmiş gibi bakıyorlardı.
Maçın başlamasıyla birlikte maçı izlemekten başka her şey yapan bu tayfa, etrafta maç izlemek için gelen insanları tedirgin etmeye başladı. Galiz küfürler havalarda uçuşuyor, zaman zaman kendi aralarından kavgaya tutuşuyorlardı. Hem de ne kavga! Muhtemelen ufak bir fikir ayrılığından veya fiziksel temastan çıkmasına rağmen, John Conner’ a saldıran terminatör gibilerdi. Hakem yanlış karar veriyor, rakip oyuncu BJK arması taşıyan bir futbolcunun üzerine yürüyor, gol kaçıyor falan filan ama bu ekibin umurunda değil!!! Öyle ki, bana göre A takıma çıktığından beri, en güzel, en olgun futbolunu o gün oynamış olan Necip Uysal, oyundan çıkarken diğer tribünler o güzel çocuğu alkışlayarak onore ederken, bunlar “Bu sevda bitmez, hiç farketmez, bu alemde Çarşı, herkese karşı, Allah affeder, Çarşı affetmez” diye tempo tutuyorlardı. Bravo size!!!!
Bir ara öyle bir duruma geldi ki durum, yanımdaki dostlarıma (hepsini selamlarken, FB’ li olmasına rağmen ricamızı kırmayıp gelen kişiye özel teşekkürlerimi sunuyorum.) “3 puan falan umurumda değil, gol falan atarsak arkamızdaki ayılar düşer müşer, sonra hep beraber ezilebiliriz” dediğimi hatırlıyorum. İnanın abartmamaya özen gösteriyorum ama durum çok fenaydı. Bir tanesi pantolonunu cinsel organına kadar indirmiş, tişörtünü çıkarmış, boş gözlerle etrafa bakıp, vücudundaki jilet izlerini sergilerken “Allah’ ım ne işim var bu adamların arasında” diyordum. Hele bir ara etrafı bir koku sardı ki anlatamam, ulan nerden geliyor, gaz kaçağı mı var diye sorarken, bir tanesi bilgi verdi;
“abi bayrak kokuyor bayrak.”
Bir baktık, zıpırın birinin elinde alelade bir şekilde sarılmış, sarmalanmış siyah beyaz bir bayrak var ve açık havada olmamıza hatta sürekli rüzgar esmesine rağmen, öyle pis kokuyordu ki anlatamam…
Not: Koku demişken, Eski açık tribününe girerken ilk kontrol noktasının hemen önüne kocaman otobüsü parkeden ve insanların sıkışmasına neden olan İstanbul Emniyeti’ ni kutlarken, aynı noktada yer alan ağırrrr “b*k kokusu” nedeniyle Stad yönetimine şükranlarını sunuyorum!!!!!
Büyük bir hevesle kombine almamıza rağmen, arkadaşlarla hem fikir olduğumuz konu şu oldu;
Bir daha numaralı tarafındaki tribüne değil, semt tarafındaki eski açık tribüne gidelim. Eğer orası da böyleyse, kombinelerimiz hatıra olarak kalsın, evimizde izleyelim maçları…