27 Aralık 2012 Perşembe

BİR ZAMAN MAKİNESİNE DÖNÜŞEN TAKIM

Geçen sezonun sonlarında yıllardır beklenen (en azından aklı başında taraftarlarca) bir olay gerçekleşmişti, “Yeter” nidaları karşılığını bulmuştu. Yeni bir yönetim geldi. İlk günlerde çok acemice işler yapıyordu ve bu durum siyah beyaz yürekleri darlıyordu. Kimine göre parasızlık, kimine göre evrakta sahtecilik (bana göre ikincisi) nedeniyle UEFA, “şu andan itibaren ocak dışındasın” demişti, camiada moral bozukluğu üst düzeye ulaşmıştı. Derken, biraz da Almanya’ nın aykırı kulübü St. Pauli’ nin geçmiş yıllarda başarıyla uyguladığı “Retter (Kurtarıcı)” kampanyasından esinlenerek “Feda” olgusu ortaya çıktı. İlk günlerde bende herkes gibi iyi bir pazarlama taktiği olarak yorumlamıştım bu tişörtleri ve “Feda” sözünü…

Ancak geçen günler gösterdi ki, “Feda” bir anlayışın değişmeye başladığını gösteren bir işaret fişeğiydi. Kulüp artık parasının pulunun hesabını yapanlarca yönetilecekti ve bu kampanya ilk adımdı. BJK Sportif A.Ş., ekonomik krizdeki her şirket gibi ilk olarak çalışanların, futbolcuların ücretlerinde vanaları kıstı. Futbolculardan, gidecek yeri olmayanlar kabul etti. Yıllardır ederinin üstünde kazanmanın sarhoşluğuyla kendini çok çok büyük futbolcu zannedenler rest çekti.

Zaman bize gösterdi ki, zannettikleri kadar da büyük değillermiş;

Kimisi sezon başında ezeli rakibe (hem de kulübü aşağılayarak) gitti ve Bekir İrtegün’ ün yedeği (evet evet bildiğimiz Bekir İrtegün’ den bahsediyorum. Bu utanç O’ na yeter.) oldu, kimisi “olmaz bu ücretten aşağı, Kasımpaşa” dedi, kimisi ise “nasıl olsa arkamda taraftar var” diye düşünüp, kulübe 'gider' yapmasının karşılığında geçen hafta bir avuç taraftarın sevgi gösterisiyle gider oldu bu ülkeden…

Bu gelişmeler ışığında, beklentilerin çok düşük olduğu futbol takımı ligin ilk yarısında öyle işler yaptı ki, yaşı 30 ve üzerinde olan taraftarları için bir nevi zaman makinesine dönüşerek, bizleri Metin-Ali-Feyyaz’ lı döneme, 90’ lı yılların başına götürdü hemen her hafta…

Artık umutların kesilmek üzere olduğu Necip’ imiz müthiş bir ivme yakaladı, kendisine güvenenlerin göğsünü kabarttı. Takımın ikinci kaptanı oldu. Evet Beşiktaş’ ın 21 yaşında bir kaptanı var! Dizilerde bile dalga geçilmeye başlanan ve deyim yerindeyse transfer dönemlerinde konvertibl bir para birimine dönüşen Holosko kariyerinin en başarılı dönemini geçirdi. (Yazarın notu, bir de şu saçma gangnam dansını yapmasa iyi olurdu.) Sezon başında tayin girmiş bankacı gibi gönülsüz iş yapan Almeida, golcü mü yoksa defans oyuncusu mu olduğuna karar vermemizi güçleştirecek kadar mücadele etmeye başladı. Karadayı sahada kontrolü ele aldı. Diğer oyuncular da O’ na saygı duymaya başladı. Saygıyı gösteren en önemli şey; yedek kulübesinde Mehmet Akyüz’ ün yaptığıydı. Buna mukabil, O’ nun yaptığı ise “Manuel Fernandes’ in o saygıyı sadece oyunculuğuyla değil, adamlığıyla da hakettiğini” gözler önüne serdi. Oğuzhan’ ın performansı, tüm Beşiktaş’ lıların yüreğine korku salan “ulan, bu yönetim parasızlıktan, kızını sevmediği zengin adama veren fakir baba gibi davranıp ta Fernandes’i satarsa, ne halt edeceğiz?” düşüncesini darmadağın etti.

Kelimenin tam manasıyla bir takım oldu bu çocuklar. Beşiktaş artık herkesin ayrı telden çaldığı duygusuz insanlar yığını (Kulakların çınlasın bıyıklı hoca, Avni Hoca) değil, iki kaptanının aynı tabaktan menemen yediği bir ekip oldu. Kimileri hala saygı duymasa da, kanaatimce bunda aslan payı Samet Hoca’ nındır.

Küstah spor medyasının hiç şans vermemesine rağmen, ligin ilk yarısında oynadığın güzel futbol için teşekkürler Beşiktaş’ ım…

“Dırim Tıim kurduk, önce bu pastanın çileğini koyacağız, sonra da 2. hafta İnönü’ de size” diyen edepsizlere İnönü’ yü dar ettiğin için, hırsızlıkla 1 puan aldılar diye sevinecek hale düşürdüğün için, bize “17. hafta itibariyle puanlarımız eşit değilse, bunun sebebi o hırsızlıktır” dedirttiğin için teşekkürler Beşiktaş’ ım…

Oynadığın tek kötü maç olan Fenerbahçe maçında “Beşiktaş kümeye” diye bağıran gevşeklerin (Öyle bağırmayan Fenerli dostlarımı ayrı tutuyorum. Öyle bağıranların içinde dostlarım varsa, kusura bakmasınlar gevşeklik etmişlerdir.) futbol takımının 3 puan önünde ilk yarıyı bitirdiğin için teşekkürler Beşiktaş’ ım…

Şampiyonluk falan umurumda değil, başımızı öne eğdirmediğin için teşekkürler Beşiktaş’ ım.


Bakın yazın bunu bir kenara; yıllar sonra 2012-2013 sezonunu “Ahhh o sezon, Feda sezonuydu. O zamanın parasıyla GS 30 milyon EUR, FB ise 25 milyon EUR civarında para harcamıştı. Buna karşılık biz 1,5 milyon EUR’ luk harcama yapmıştık. Herkes küme düşer gözüyle bakıyordu ama…” diye başlayan cümleler kurarak hatırlayacağız.

3 Aralık 2012 Pazartesi

BU BEŞİKTAŞ ÇOK OLMAYA BAŞLADI YİNE

Beşiktaş futbol takımı ne zaman iyi gitse, “görünmeyen el mekanizması” devreye girer ve sağdan soldan saldırılar başlar. 100. yılda tank gibi bir takım olur, o takım pozisyon vermeden maç bitirir, şampiyonlukta ki rakipleri, Beşiktaş’ tan bırakın puan almayı gol dahi atamaz siyah beyaz kaleye. Gizli bir el devreye girer ve spor medyasının önde gelenleri “bu takım keyif vermiyor, Lucescu’ nun defansif futbolu insanları bu güzel spordan soğutuyor. Hem başta Zago olmak üzere takım çok sert oynuyor ve rakipleri bezdiriyor” derler. Kamuoyu oluştururlar. Yahu bu ülkede “Beşiktaş böyle giderse, biz işsiz kalırız” diyen spor yorumcuları vardı.

Tetikçi bir hakem ve sonrasında olanları biliyorsunuz;

Beşiktaş belini doğrultamaz yıllarca…

Sonra Beşiktaş yönetimi harakiri yaparcasına akıl almaz paralar harcayarak yıldız oyuncular getirir. Bunların başına çılgının teki olan B. Schuster’ i hoca yapar ve takım deli fişek gibi oynamaya başlar. Bu çılgın Alman, ülkemizdeki defansif anlayışı eleştirmek için “60’ lı yılların futbolu oynanıyor” der. Aman Tanrım, böyle bir saygısızlık görülmemiştir. Ülkemiz futboluna, hatta tüm Türk milletine hakaret edilmiştir!! Spor medyası ayağa kalkar, bu adam defolup, gitmelidir. Hem zaten akreditasyon kartını boynuna takmayarak başta federasyon olmak üzere, stadyumda ki onbinlerce insanın anasına sövmektedir! Takımın beyni olan Guti ise 180 promil alkollüyken, belediye otobüsüne (hani şu hepimizi trafikte sıkıştıran, dikiz aynası kullanmayan belediye otobüsleri) çarpmıştır. Bu da yetmez gibi karakolda “bu ülkeden gitmek istiyorum” der. Edepsiz İspanyol’ a haddi bildirilmelidir çünkü biz millet olarak ezik değilizdir!

Not:

1-     Şu anda o akreditasyon kartını birçok hoca/yardımcı hoca/tercüman boynunda taşımıyor.
2-     Ezeli rakip olan Fenerbahçe’ nin defans oyuncusu kazıcı Bilica, motosiklete çarpıp, ezip, ordan uzaklaşır ama bu olay medyada sıradan adli vaka kadar yer alır.


Dönemin yönetiminin çılgınlığının bedelini iflas noktasına gelerek ödeyen kulüpte kan değişikliği yapılır. Yeni bir yönetim, yeni bir anlayış, yeni bir hoca, düşük maliyetli oyuncular, küçüleceğiz lafları vs. vs.

Memleketin yarısının, sezon sonunda ilk 10’ a bile giremeyeceğine inandığı takım, muhtaç olduğu kudreti damarlarındaki asil kanda bulmuştur ve tüm oyuncular kelimenin tam anlamıyla yüreğiyle top oynamaktadır. Yok canımdır, gelip geçicidir bu durum çoğuna göre. Hah işte tam istedikleri gibi olmuştur, ilk haftaların heyecanıydı zaten o karakterli futbol. Antep, Sivas ve Fenerbahçe maçları kapkara yüreklere su serpmiştir. Tamam Siyah Beyaz tehlike geçmiştir, şu Antalya ve Kasımpaşa can sıkıyordur ama nasıl olsa ilerleyen haftalarda hakem marifetiyle halledilirler.

Derken çocuklar, 3 haftalık fetret devrinden sonra kendine gelir. Puanları toplamaya başlar hem de harika oyun oynayarak. Takım oyununun ne demek olduğunu insanların gözlerine sokarak.

“Lannn yoksa? Yok canımmm, geçer bu ateş geçer” derken siyah beyaz bir rüzgar ülkeyi sarmaktadır.

Ne yapılmalıdır? Hemen eski usuller devreye girmelidir. Önce oyuncuların özgüveni yıkılmalıdır.

“Beşiktaş esasında iyi bir takım değil. Fernandes, Oğuzhan, Almeida ve Necip’ i çıkar, bu takımın rakip sahaya gidecek mecali olmaz” (Holosko’ yu unuttunuz lan! Onu da “+ bir miktar para” ile takasta kullanıp, yollayalım.)

Sanki Messi, İniesta, Xavi ve David Villa’ yı çıkarsak bile Barcelona uzay takımı olarak kalabilir!

Orduspor-BJK maçı öncesinde “ben demiştim, Fernandes olmasın bu takımın bacakları titrer demiştim. Hayır ben demiştim, hayır hayır ben demiştim hocam, bakın beyler edepsizlik yapmayın en önce ben dedim” diyalogları hazırlanmıştı. Çünkü Karadayı sakata gelmişti. O’ nsuz, ciddi bir takıma karşı, hem de deplasmanda maça çıkıyordu Beşiktaş….

Orduspor öne geçti, eller ovuşturuldu, gençlere “Fernandes olmadan siz bir hiçsiniz, onu da zaten sezon sonunda alacağız. (yazarın notu: babayı alırsınız afedersiniz.)” mesajı vermek için konuşma metinleri hazırlandı. Ancak olmaması gereken bir şey oldu, bu çocuklar zor bir deplasmanda geriye düşmesine ve takımın beyni sahada olmamasına rağmen, inat ediyordu. Önce 1-1, sonra ise Oğuzhan’ ın kadife ayaklarıyla attığı gol sonrasında 2-1. Maç böyle bitmişti.

Ne söylenmeliydi? Çabuk olun çocuklar, yayın başlıyor. Bir şey söyleyin, bir fikir verin ki oradan yürüyelim…

Hah buldum!

“Oğuzhan, Almeida ve Necip’ i çıkarın, bu takım rakip sahaya gidemez!!” (Bak yine unuttular Holosko’ yu)

Biraz fazla yaratıcı olmadı mı bu? Hı? Şansal? Erman? Ahmet? Şşşş kime diyorum!!!

Korkmayın yavrum, korkmayın. Biraz acıtacak ama zamanla geçer…

Şampiyon olur muyuz bu sezon bilemem ama bildiğim bir şey var ki bu takım, taraftarını asla utandırmayacak.